Rahmetli Şaban Teoman Duralı’ya göre insanın iki tür hafızası vardır ve bunu, ya genetik ya da toplumsal miras yoluyla kazanır. Genetik miras malum olduğu üzere kalıtım yoluyla ana-babadan aktarılır, toplumsal miras ise yazıyla, eserlerle aktarılır. Bu aktarıma engel olmak ona göre toplumsal soykırımdır.
Bugünkü Türkiye sınırları içinde kalan şehirlerde, Osmanlı, Beylikler, Selçuklu ve daha önceki İslam Devletleri döneminde yaşamış atalarımızın bize miras bıraktığı yüzbinlerce eser olmuştur. Bunların finansmanı ve sürdürülebilirliği için vakıflar kurularak 20. Yüzyıla kadar yaşatılması sağlanmıştır.
Geçen milenyumun son çeyreğinde Batılaşma/Modernleşme adına, Toplumumuzun dönüştürülmesi için onu tarihe mal eden mirastan da koparılması gerekiyordu öyle de yapılmış. Bu süreçte kıyafet, ölçü, tartı, takvim, yazı vb. güncel hayata dair birçok unsur değiştirilmiş. Bin yıllık mirası oluşturan eserlerin bazıları tamamen yıkılmış yahut önemli kısımları tahrip edilmiş, bazıları kuruluş amacı dışında kullanılmaya başlanmış, geriye kalanlar da kaderine terkedilmiş. Tamamı vakıf malı olan bu eserlerden üç kuruşa satılan dahi olmuştur. Hasbelkader ayakta kalanlar 1057 sayılı kanunun hışmına uğrayarak kitabeleri sökülmüş, padişah tuğraları kazınmış. Sanki Türkiye Cumhuriyeti’nden önce Türkler bu coğrafyada hiç bulunmamış bu belde İslam Beldesi olmamış gibi bir hava estirilerek bin yıllık miras red ve yok edilmeye çalışılmış. Toplum Mühendisleri toplumsal mirası yok edenler bu yolla toplumu da yok edeceklerini düşünmüşler.
Devrin kara ve deniz yollarının kesiştiği önemli bir liman kenti olan Sinop, tüccar ve seyyahların uğrak yeri olmuştur. Meşhur seyyah Evliya Çelebi, Sinop’ta 17. Yüzyılda bulunmuş ve şehirle ilgili çok önemli bilgileri kayda almıştır. Çelebi eserinde; Sultan Alâeddin, İç kalede Süleymaniye, Meydankapı’da Yeni Cami, Kaleyazısında Mehmet Ağa, Ayasofya, Kefevi, Kapan, Arasta, Şeyh, Demirlioğlu, Tabahane, Kadı, Arslan bey, Yenimahalle, Tayboğa, Şeker Ana, Saray, İskele, Boztepe'de Maksut Efendi, Yalıda Mustafa Efendi isimli camiler, Kale surlarında bulunan Kumkapı, Meydankapı, Tersane, Yenice, Tabahane, Lonca, Deniz ve Uğrun kapısı adındaki 8 kapıdan, bir çok türbe, dükkan, hamam ile imaret, darülhadis, darülkurra, medrese ve Sıbyan Mektebinden bahsetmektedir. Bunların yanında başka seyyahların anlattığı kervansaray ve hanlar, çeşmeler, mezarlık, namazgah, tabya, köprü vb anıtsal yapılar şehrin mirasını oluşturmaktadır.
Birçok şehirde olduğu gibi Sinop’taki tarihi eserler de reddi miras fırtınasından payına düşeni almıştır. Kiminin yerinde yeller esmekte, kimi bakımsız durumda, kimi mal gibi satılmış, kimi tahrip edilmiş, kiminin ise cephe duvarına varana kadar haziresi, avlusu, bahçesi, müştemilatı ticari alana çevrilmiş. Kadim eserler, Taksim dolmuşunda işe gitmeye çalışan garibanlar gibi çevresindeki binaların sıkıştırmasıyla adeta boğulmuş durumdadır. Atalarımızın şehrin her noktasına özenle yerleştirdiği kıymetli eserler, onları ihya edecek, mirasa sahip çıkacak “duyarlı” bir nesil bekliyor.
Zaman zaman yapılan kısmi restorasyon çalışmalarını göz ardı edecek değiliz elbet. Ancak projelerin sayıca azlığı ve kapsamının dar tutulması, halkımıza yaşatılan toplumsal soykırımın izlerinin silinmesi ve yok edilen mirasın tekrar inşa ve ihya edilmesi için bir asır daha beklememize neden olabilir.
