“Kim evinde güzelce abdest alır, sonra Kuba Mescidi’ne gelip orada namaz kılarsa, ona bir umre sevabı vardır.”
(Tirmizî, Salât, 242)

Medine’de geçirdiğimiz günün sabahında, Allah Resûlü’nün iz bıraktığı mübarek mekânları ziyaret etmek üzere yola çıktık.

İlk durağımız Kuba Mescidi oldu.

Burası sadece bir mescit değildi.

İslam tarihinde inşa edilen ilk mescitti.

Hicret yolculuğunun ardından Allah Resûlü’nün ilk adımlarını attığı, ilk taşlarını kendi elleriyle yerleştirdiği kutlu bir mekân…

Kuba’nın avlusuna girdiğimde aklıma şu soru geldi:

“Bir binayı değerli yapan taşları mıdır, yoksa içinde yaşanan hatıralar mı?”

Sanırım cevabı burada gizliydi.

Kuba’yı değerli kılan duvarları değil, Allah Resûlü’nün secdesiydi.

Biz de iki rekât namaz kıldık.

Belki birkaç dakika sürdü…

Ama insan bazı mekânlarda zamanın akışını unutuyor.


Sonraki durağımız Kıbleteyn Mescidi oldu.

İslam tarihinin en önemli dönüm noktalarından birine şahitlik eden bu mescitte, kıblenin Mescid-i Aksâ’dan Kâbe’ye çevrildiği anı düşündüm.

Bir emrin gelişiyle yön değişmişti.

Hiç kimse “Neden?” diye sormamıştı.

Hiç kimse tereddüt etmemişti.

Sadece teslim olmuşlardı.

O an kendi kendime sordum:

“Ben, Rabbimin emirleri karşısında ne kadar teslim olabiliyorum?”

Bazen insanın kıblesi sadece namazda değil, hayatında da değişebiliyor.

Asıl mesele yön değiştirmek değil…

Doğru yöne dönebilmekti.

Yedi Mescidler bölgesine geçtiğimizde Hendek Gazvesi’nin yaşandığı günleri düşündüm.

Sayıca az…

İmkânları sınırlı…

Ama imanları güçlü bir topluluk…

Zaferi getiren silahların çokluğu değil, Allah’a olan güvenleriydi.

Bugün de hayatın hendekleriyle karşılaşıyoruz.

Bazen bir hastalık…

Bazen bir imtihan…

Bazen de hiç beklemediğimiz zorluklar…

O gün kazılan hendek aslında bana şunu öğretti:

Tedbir kuldan, takdir Allah’tandır.


Ve sonra…

Uhud…

Otobüs Uhud Dağı’nın eteklerine yaklaştığında, farkında olmadan sessizleştim.

Çünkü burası sadece bir dağ değildi.

Allah Resûlü’nün, “Uhud bizi sever, biz de Uhud’u severiz.” buyurduğu mübarek bir dağdı.

Burada Hz. Hamza başta olmak üzere yetmiş sahabe şehit olmuştu.

Uhud Şehitliği’nin önünde dururken, tarihin satırlarında okuduğum hadiseler gözümün önünde canlandı.

Okçular Tepesi…

Bir emrin ihmal edilmesi…

Zaferin imtihana dönüşmesi…

Ve ardından gelen büyük acı…

Hayat bazen küçük görülen bir ihmalin büyük sonuçlar doğurabileceğini Uhud’dan daha güzel anlatamaz.

Uhud bana sadece bir savaşın hikâyesini anlatmadı.

Sadakati anlattı.

Disiplini anlattı.

İtaati anlattı.

Ve en önemlisi…

Başarının da, başarısızlığın da insan için bir imtihan olduğunu öğretti.

Hz. Hamza’nın kabrinin başında ellerimi semaya kaldırdım.

Şehitlerin ruhlarına dualar ettim.

Onların fedakârlığını düşündüm.

Bugün bize düşenin, onların canlarıyla koruduğu değerlere sahip çıkmak olduğunu bir kez daha hissettim.

Medine’ye dönerken otobüsün camından Uhud’a son kez baktım.

Artık o sadece uzaktan gördüğüm bir dağ değildi.

Kalbime bir ders bırakan büyük bir öğretmendi.

Kuba bana ibadetin bereketini…

Kıbleteyn teslimiyeti…

Hendek sabır ve tedbiri…

Uhud ise sadakatin bedelini öğretti.

O gün anladım ki…

Mukaddes topraklarda sadece mekânlar gezilmiyor.

İnsan, her durakta kendi kalbini yeniden keşfediyor.

Bu Durağın Bana Öğrettiği

Kuba bana ibadetin bereketini öğretti.

Kıbleteyn, Rabbimin emrine kayıtsız şartsız teslim olmayı…

Hendek, tedbir ile tevekkülün birlikte yürüdüğünü…

Uhud ise, küçük görülen bir ihmalin büyük sonuçlar doğurabileceğini ve Allah yolunda sadakatin her zaman en büyük sermaye olduğunu hatırlattı.

Belki de Medine’nin her köşesi, aslında bugünün insanına verilmiş sessiz bir nasihatti.

Devam edecek…