İnsan, doğduğu topraklardan doyacağını düşündüğü gurbet ellere göç eder. Dün böyleydi, bugün de aynı.
Gurbette yaşayanlar, tatil günlerini fırsat bilip memleket hasretini biraz olsun dindirmek için yola çıkarlar.
Bazı yolculuklar vardır ki; kilometrelerce yol kat edersiniz ama aslında gönülden gönüle yürürsünüz.
Son günlerde Sinop başta olmak üzere Boyabat, Durağan ve Saraydüzü ilçelerinde geçirdiğim zaman tam da böyle bir yolculuktu.
Bir ilçeden bir köye, bir köyden başka bir ovaya uzanan yollar boyunca yalnızca coğrafyayı değil; insan sıcaklığını, kültürün direncini ve sofraların etrafında yaşatılan kadim bir medeniyeti yeniden gördüm.
Karadeniz’in kuzeye açılan kapısı Sinop, tarih boyunca denizin, ormanın ve bereketli toprağın buluştuğu bir yurt olmuştur.
Boyabat’ın verimli ovası, Durağan’ın yeşil vadileri, Saraydüzü’nün sessiz ama derin kültürel dokusu bu bereketin farklı yüzlerini taşır.
Bu topraklarda en çok hissedilen şey, konukların hâlâ “Tanrı misafiri” sayıldığı ve sofrayı paylaşmanın en büyük dil olduğu gerçeğidir.
Bu seyahatler boyunca beni evlerinde ağırlayan akrabalarıma ve arkadaşlarıma gönülden teşekkür ediyorum.
Her kapı açıldığında yalnızca bir evin eşiğinden değil, bir gönlün kapısından içeri girdim.
Çayın buharı, sohbetin samimiyeti, bahçeden toplanan sebze ve meyveler, fırının kokusu, sofraya davet eden içten sesler… Yolun yorgunluğunu daha oturmadan unutturdu.
Ancak bu yolculuğun hafızamda en özel yeri, akrabam Aktaş ailesinin köydeki ahşap evde yaşadığım misafirlik oldu.
İstek üzerine iki kez ziyaret ettim. Her gidişimde önümüze kurulan sofralar yalnızca yemek ikramı değil, kültürün cömertçe paylaşılmasıydı.
Türlü türlü ikramlarla donatılan o sofralarda Anadolu’nun en eski misafirperverlik geleneğinin yaşayan örneklerini gördüm.
Ve elbette içi yağlı ekmek…
Yöresel mutfak kültürümüzün vazgeçilmezlerinden biri olan içi yağlı ekmek, sofranın yıldızıydı. İncecik açılan hamurun içine tereyağı ve ceviz konmuşçasına lezzetliydi.
Kimi zaman çökelek ya da yöreye özgü iç harçların ustalıkla yerleştirilmesi ise bambaşka bir tat sunuyordu.
Ardından sac üzerinde sabırla pişirilmesi… Dışı hafif çıtır, içi yumuşacık, tereyağının kokusunu içine çekmiş o ekmek yalnızca bir yiyecek değil, nesilden nesile aktarılan bir mutfak hafızasıydı.
Bugün büyük şehirlerde en lüks restoranların peşinde koştuğu “yerel lezzet” kavramı, bu köy sofralarında hiçbir gösterişe ihtiyaç duymadan yaşamaya devam ediyor.
Çünkü bu yemekler tarif kitaplarından değil, anne ellerinden öğreniliyor. Ölçüler gramla değil göz kararıyla; zaman saatle değil hamurun kıvamıyla belirleniyor.
O nedenle aynı yemeği başka bir yerde yediğinizde benzerini bulabilirsiniz ama aynısını bulamazsınız.
Boyabat mutfağı denildiğinde akla yalnızca içi yağlı ekmek gelmez. Keşkekten tarhana çorbasına, mısır ekmeğinden haşhaşlı çöreklere, erişteden soğukluğa kadar uzanan geniş bir mutfak mirası vardır.
Durağan’da doğanın sunduğu otlarla yapılan yemekler, Saraydüzü’nde imece kültürünün şekillendirdiği kış hazırlıkları, Sinop merkezde deniz ürünleriyle zenginleşen mutfak geleneği aslında aynı kültürel ağacın farklı dallarıdır.
Bu mutfağın en önemli özelliği israfı bilmemesidir.
Topraktan çıkanlar değerlendirilir, bahçedeki meyve kurutulur, süt peynire dönüşür, hamur ekmeğe; ekmek ise paylaşmaya dönüşür.
Sofralarda gösteriş değil, bereket esastır. Misafirin tabağı boş kalmaz; “biraz daha al” sözü yalnızca ikram değil, sevginin ifadesidir.
Ne yazık ki modern hayatın hızlı akışı içinde bu değerlerin bir kısmı sessizce kayboluyor.
Köylerde azalan nüfus, kapanan ocaklar, kullanılmayan saclar ve unutulmaya yüz tutan tarifler yalnızca mutfak kültürünü değil, toplumsal hafızamızı da zayıflatıyor.
Oysa içi yağlı ekmeğin tarifi kadar, o ekmeğin kimlerle yenildiği de kültürdür.
Aktaş ailesinin sofrasında bunu bir kez daha hissettim. O sofrada doyurulan yalnızca mide değildi; insanın aidiyet duygusu, akrabalık bağı ve geçmişle kurduğu köprü de güçleniyordu.
Bir lokma ekmeğin içine çocukluk anıları, köy hayatının sadeliği, ninelerin emeği ve Anadolu’nun cömertliği sinmişti.
Yolculuklar biter, bavullar boşaltılır, fotoğraflar albümlere kaldırılır. Fakat bazı tatlar ve bazı sofralar insanın içinde yaşamaya devam eder.
Sinop’un serin rüzgârı, Boyabat’ın bereketi, Durağan’ın huzuru, Saraydüzü’nün samimiyeti ve Aktaş ailesinin içten misafirperverliği bu yolculuğun en kıymetli hatırası olarak hafızamda kalacak.
Ellerine, emeklerine, gönüllerine sağlık.
Çünkü bazı sofralar yemek değil, memleket ikram eder.
