Bazı ağaçlar vardır; yalnızca meyve vermez. Gölgesinde çocukluklar büyür, dallarında hatıralar olgunlaşır, yapraklarının arasından geçmiş zamanın sesi gelir. Bir ağacın gövdesine baktığınızda bazen yalnızca dalları ve yaprakları değil, kendi çocukluğunuzu da görürsünüz.

Benim için incir ağacı biraz da böyle bir ağaçtır.

Çoğunlukla bu köşede çocukluğumda gördüklerimi, şahit olduklarımı, duyduklarımı ve yaşadıklarımı anlatıyorum. Dilimin döndüğünce, fazla süse kaçmadan, basit ve anlaşılır cümlelerle geçmişten bugüne küçük hikâyeler taşımaya çalışıyorum. Çünkü inanıyorum ki bir toplumun hafızası yalnızca büyük olaylarda, tarihe geçmiş isimlerde ve eski belgelerde saklı değildir. Bazen bir evin önündeki incir ağacında, bir annenin reçel yapmak için sepete topladığı meyvelerde, bir çocuğun ağaca tırmanırken duyduğu sevinçte de koca bir hayat saklıdır.

Köyümüzde büyükbabamın evinin önünde küçük bir incir bahçesi vardı.

Öyle büyük, uçsuz bucaksız bir bahçe değildi. Fakat küçük olmasına rağmen bir aileyi yazın da güzün de incirsiz bırakmazdı. Ağaçların dalları meyveye durduğunda bahçenin havası değişirdi. Açık yeşil renkte, orta büyüklükte, tatlı mı tatlı incirler olurdu. Uçlarından adeta bal damlardı.

O incirlerin tadı hâlâ damağımdadır.

Bugün pazarlarda birbirinden güzel görünen incirler var. Çeşit çeşit, irili ufaklı, farklı renklerde... Fakat çocuklukta yenen meyvenin tadı başka oluyor. Belki meyvenin kendisinden çok, insanın o meyveyi yediği zamanın tadı kalıyor hafızada.

Bizim incir ağaçlarımızın bir başka özelliği daha vardı.

Yılda iki defa incir verirlerdi.

Bunu söylediğim zaman, "Olur mu öyle şey?" diye şaşıranlar çıkabilir. Oysa bizim bahçemizde bu, çocukluğumuzun sıradan gerçeklerinden biriydi.

İlk hasat temmuz ayının sonlarına doğru yapılırdı. Yazın sıcak günlerinde ağaçlar meyveye durur, biz de incirlerin olgunlaşmasını beklerdik. İkinci hasat ise ekim ayının başlarında gelirdi. Güz incirleri yaz incirlerine göre biraz daha küçük olurdu. Fakat reçel için adeta biçilmiş kaftandı.

Annem onları tane tane toplar, sepete koyardı. Sonra o incirler mutfağın yolunu tutardı.

İncir reçelinin kokusu eve yayıldığında, yalnızca mutfak değil, bütün ev değişirdi sanki. Şekerle buluşan incirin kokusu çocukluğun kokusuna karışırdı. Soframızda incir reçeli eksik olmazdı.

Bugün geriye dönüp baktığımda, o bahçenin aslında ne kadar büyük bir zenginlik olduğunu daha iyi anlıyorum.

Biz o zamanlar bunun farkında değildik.

Bir ağacın kıymetini çoğu zaman gölgesi altında otururken ya da meyvesini yerken değil, artık yerinde olmadığını gördüğümüzde anlıyoruz.

O güzel incir ağaçları maalesef yok oldu.

Bahçe kayboldu. Ağaçlar kayboldu. Evlerin çevresindeki eski dut, badem, çördük, elma, asma, çetlembik gibi meyve ağaçları birer birer azaldı. Fakat onların bıraktığı hatıralar hâlâ yaşıyor.

İşte bugünlerde Sinop ve çevresinde yetişen incirlerin tespit edilmesi ve tescil edilmesine yönelik bir çalışma başlatıldığını duyunca bu yüzden sevindim.

Bu yalnızca bir tarım çalışması olarak görülmemeli.

Bir ürünün tescil edilmesi, onun sadece adının resmî kayıtlara geçmesi değildir. Aynı zamanda o ürünün yetiştiği toprağın, iklimin, üretim biçiminin ve yüzyıllar içinde oluşmuş yerel bilginin korunması anlamına gelir. Bir bakıma geçmişten geleceğe bırakılan bir mühürdür.

Sinop'un köylerinde, bahçelerinde, evlerinin önlerinde yetişen incirlerin hikâyesi de böyledir.

Belki bugün hâlâ yaşlı bir köylünün bahçesinde, dedesinden kalma bir incir ağacı vardır. Belki bir başka köyde aynı özellikleri taşıyan ağaçlar bulunmaktadır. Belki de yıllardır kimsenin üzerinde durmadığı, her yaz meyve veren o ağaçların kendine özgü bir yerel çeşidin izlerini taşıdığı anlaşılacaktır.

Bunun ortaya çıkarılması büyük önem taşıyor.

Çünkü yerel çeşitler, yalnızca soframızın zenginliği değildir. Onlar aynı zamanda coğrafyanın hafızasıdır.

Bir elmanın, armudun, üzümün veya incirin tadında o yörenin toprağı, güneşi, yağmuru, rüzgârı ve insan emeği vardır. Yüzyıllar boyunca çiftçinin elinden geçen bilgi, hangi ağacın nereye dikileceğinden ne zaman budanacağına, meyvenin ne zaman toplanacağından nasıl saklanacağına kadar nesilden nesile aktarılır.

Fakat şehirleşme, köylerden göç, tarım alanlarının değişmesi ve geleneksel üretim biçimlerinin terk edilmesiyle birlikte bu mirasın önemli bir bölümü sessizce ortadan kalkıyor.

Bir gün dönüp baktığımızda, çocukluğumuzun bahçesindeki ağacı bulamayabiliyoruz.

İşte bu nedenle bugün başlatılan tespit ve tescil çalışmalarını yalnızca bugünün işi olarak değil, yarının emaneti olarak görmek gerekir.

Hangi bölgelerde hangi incirler yetişiyor?

Hangi ağaçlar yıllardır aynı özellikleri taşıyor?

Meyvelerin biçimi, rengi, tadı, kokusu ve olgunlaşma zamanı nedir?

Yılda kaç kez ürün veriyorlar?

Bu ağaçların geçmişi nereye kadar uzanıyor?

Yöre halkı bu incirleri nasıl değerlendiriyor?

Reçeli nasıl yapılıyor?

Kurusu nasıl hazırlanıyor?

Bütün bu soruların cevapları kayda geçirilmelidir. Tespit edilmelidir.

Çünkü bazen bir çeşidi korumanın ilk adımı, onun hikâyesini dinlemektir.

Yaşlı insanların anlattıkları burada özellikle önemlidir. Çünkü onların hafızasında kitaplara girmemiş bir tarım tarihi saklıdır. Dedelerinden, ninelerinden duydukları bilgiler; hangi köyde hangi meyvenin yetiştiği, hangi ağacın daha erken ürün verdiği, hangi incirin reçellik olduğu gibi ayrıntılar, bilimsel çalışmalar için de kıymetli bir başlangıç noktası olabilir.

Bugün elimizde olmayan birçok ağacın hikâyesi belki de hâlâ insanların hafızasındadır.

Bu hafıza kaybolmadan dinlenmeli, kayda geçirilmeli ve mümkünse yeniden toprağa kazandırılmalıdır.

Sinop'un inciri için yapılacak çalışma bu bakımdan bir fırsattır.

Dilerim bu süreç yalnızca tespit ve tescille sınırlı kalmaz. Tescil edilen yerel incir çeşitlerinin çoğaltılması, üreticilerin desteklenmesi, fidanlarının yetiştirilmesi ve yeniden köy bahçelerine kazandırılması için de çalışmalar yapılır. Böylece bugün birkaç ağacın üzerinde yaşayan bir özellik, yarın geniş bahçelerde yeniden hayat bulabilir.

Sinop'un inciri, bir gün yalnızca yerel bir değer olarak değil, bölgenin tanıtımında kullanılan önemli bir tarım ürünü hâline gelebilir. İncir reçeli, kurutulmuş incir ve incirden yapılan yöresel ürünler, bölgenin gastronomi kültürünün bir parçası olarak değerlendirilebilir. Bunlar neden olmasın? Pekala olabilir

Fakat bütün bunlardan önce ağacı tanımak gerekir. Kökünü bilmeden dalı büyütmek kolay değildir.

Benim çocukluğumda büyükbabamın evinin önündeki küçük incir bahçesi, bizim için hayatın doğal bir parçasıydı. Kimse ona "yerel tarım mirası" demiyordu. Kimse "genetik kaynak" ya da "coğrafi değer" gibi kavramlarla konuşmuyordu.

Sadece incir ağacıydı.

Yazın meyve veren, güzün yeniden meyve veren; annemin reçel yaptığı, çocukların çevresinde dolaştığı, evin önünü güzelleştiren bir ağaç...

Meğer biz o ağacın gölgesinde yalnızca çocukluğumuzu değil, bir kültürü de yaşıyormuşuz.

Şimdi o ağaçlar yok... Fakat onların hikâyesi var.

Bazen bir ağacı yeniden dikmenin ilk şartı, onun hikâyesini unutmamaktır.

Bugün Sinop'un incirleri için başlatılan çalışma işte bu yüzden önemlidir. Umarım tespit çalışmaları titizlikle yürütülür, yöre insanının bilgisi ve hafızası bu sürece dâhil edilir ve tescil çalışmaları başarıyla sonuçlanır.

Belki yıllar sonra Sinop'un bir köyünde yeniden incir bahçeleri kurulurken, bir çocuk dalından kopardığı açık yeşil bir incirin ucundan damlayan bala bakar.

Belki annesi o incirleri tane tane sepete toplar.

Belki ekim ayında yeniden incir reçeli kaynar.

Belki o çocuk, yıllar sonra kendi köşesinde çocukluğunu anlatırken şöyle der:

"Bizim köyümüzde de incir ağaçları vardı..."

İşte o zaman yalnızca bir meyveyi değil, bir hatırayı da geleceğe taşımış oluruz.

Çünkü bazı ağaçlar kesilince ölür.

Bazıları ise hatırlandığı sürece yaşamaya devam eder.