Kamu gücünü elinde bulunduranların, siyasî veya ekonomik nüfuz elde edenlerin kendilerini kalıcı sanmaları; servetlerini, makamlarını ve çevrelerini dokunulmazlık zırhı gibi görmeleri insanlık tarihi kadar eski bir yanılgıdır.

Kur’an-ı Kerim, Karun kıssası üzerinden servetin insanı nasıl kibir, şımarıklık ve zulme sürükleyebileceğini açıkça anlatır:

“Karun, Musa’nın kavminden idi; fakat onlara karşı azgınlık etmişti. Biz ona öyle hazineler vermiştik ki, anahtarlarını güçlü kuvvetli bir topluluk zor taşırdı…”
(Kasas Suresi, 28/76)

Karun, kendisine verilen nimetleri Allah’ın lütfu olarak değil, sadece kendi bilgisi ve becerisinin ürünü olarak görmüştü. Kur’an bu yanlış anlayışı şöyle aktarır:

Karun, ‘Bu servet bana ancak bendeki bilgi sayesinde verildi’ dedi.”
(Kasas Suresi, 28/78)

Sonunda ise ne serveti, ne çevresi ne de gücü onu kurtarabildi:

Nihayet biz onu da, sarayını da yerin dibine geçirdik. Artık Allah’a karşı ona yardım edecek bir topluluğu olmadı; kendisi de yardım görenlerden olmadı.”

(Kasas Suresi, 28/81)

Bu kıssa, sadece geçmişte yaşamış bir şahsın hikâyesi değildir. Bugün makamını, parasını, bağlantılarını ve gücünü milletin üzerinde gören herkese yöneltilmiş ahlâkî bir uyarıdır.

Peygamber Efendimiz de makam ve sorumluluğun bir üstünlük aracı değil, ağır bir emanet olduğunu hatırlatmıştır:

Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüğünüz sürüden sorumlusunuz.”
(Buhârî, Ahkâm, 1; Müslim, İmâre, 20)

Yine Resûlullah’ın şu ikazı, kamusal yetki kullanan herkes için üzerinde düşünülmesi gereken bir ölçüdür:

“Allah kime Müslümanların işlerinden bir görev verir de onların ihtiyaçları, yoksullukları ve sıkıntıları karşısında kendisini kapatırsa; Allah da kıyamet günü onun ihtiyaçları, yoksulluğu ve sıkıntısı karşısında kendisini kapatır.”
(Ebû Dâvûd, İmâre, 13)

Makam, hesap vermekten muafiyet değil; daha ağır hesap verme sorumluluğudur.