Yaşadığımız bilgi ve teknoloji çağında insanlar hiç olmadığı kadar çok şey biliyor. Fakat belki de hiç olmadığı kadar az anlıyor.

Teknolojik cihazlarda bir tuşa dokunarak dünyanın kütüphanelerine ulaşabiliyor, birkaç saniye içerisinde milyonlarca bilgi arasından istediğini bulabiliyor, geçmiş yüzyılların birikimini cebinde taşıyabiliyor insan.

Bilgi artık uzaklarda, erişilmez rafların arkasında saklanan kıymetli bir hazine değil; gözümüzün önünde, elimizin altında, ekranlarımızın içinde. Lakin garip bir çelişkiyle karşı karşıyayız. Bilgi çoğaldıkça cehalet ortadan kalkmıyor. Hatta cehaletin bazı biçimleri, bilginin çoğaldığı çağda daha görünür hâle geliyor.

Çünkü cehalet yalnızca bilmemek değildir.

Bazen cehalet, yanlış bildiğini bilmemektir.

Bazen insanın kendi kanaatini hakikatin yerine koymasıdır.

Bazen yalnızca işine gelen bilgiyi kabul edip gerçeğin geri kalanına gözlerini kapamasıdır.

Bazen de doğruyu bildiği hâlde doğru olanı yaşamamaktır.

İşte çağımızın asıl meselesi belki de burada düğümlenmektedir.

Bir insan çok şey bilebilir. Ancak şunu unutmamak gerekir: Bilmek ile bilge olmak aynı şey değildir.

İnsan, tarihten haberdar olabilir, ekonomiden anlayabilir, teknoloji kullanabilir, yabancı diller konuşabilir, akademik unvanlar taşıyabilir. Fakat bütün bunlar onun adil, dürüst, merhametli ve sorumlu bir insan olduğunu kendiliğinden göstermez.

Bilgi, insanın zihnini genişletebilir; fakat karakterini kendiliğinden yükseltmez.

Bir insan adaletin ne olduğunu bilebilir ve yine de haksızlık yapabilir.

Dürüstlüğün değerini anlatabilir ve yine de yalan söyleyebilir.

Kul hakkından söz edebilir ve başkasının emeğini sömürebilir.

İsrafın zararlarını bilebilir ve kendi hayatında ölçüsüzlüğü sürdürebilir.

Kamu malının kutsallığından bahsedebilir ve kendisine emanet edilen imkânları şahsi menfaatine kullanabilir.

Demek ki mesele yalnızca bilgi değildir.

Mesele, bilginin insanın davranışlarına ne ölçüde nüfuz ettiğidir.

İnsan ne bildiği kadar, bildiği karşısında nasıl davrandığıyla da insandır.

Eski çağların cehaletini tasvir etmek daha kolaydı.

Kitabı olmayanın, okuyamayanın, dünyadan habersiz yaşayanın cehaletinden söz edilebilirdi.

Bugünün cehaleti ise daha karmaşıktır.

Bugünün cahili, bazen kitap okumayan değil, çok okuduğu hâlde yalnızca kendi düşüncesini doğrulayan kitapları okuyandır.

Bazen bilgiye ulaşamayan değil, bilgi içinde boğulup doğruyu yanlıştan ayıramayandır.

Bazen hiçbir şey bilmeyen değil, birkaç bilgi kırıntısını bütün hakikatin yerine koyandır.

Belki de en tehlikelisi, İmam-ı Gazzâlî Hazretlerinin söylediği gibi bilmediğini bilmeyendir. Çünkü bilmediğini bilen insanın önünde bir kapı vardır.

Sorabilir.

Araştırabilir.

Öğrenebilir.

Yanlışını düzeltebilir.

Fakat kendisini tamamlanmış zanneden insanın öğrenmeye ihtiyacı yoktur. Onun için dünya, hakikatin araştırılacağı bir alan olmaktan çıkar; kendi kanaatlerini teyit ettireceği bir aynaya dönüşür.

Bu noktada cehalet, bilgisizlik olmaktan çıkar ve bir zihniyet meselesine dönüşür.


Teknoloji sayesinde çağımızın insanı, bilgiye hiç olmadığı kadar yakındır; fakat hikmete aynı ölçüde yakın değildir.

Telefonlarımızda dünyanın bütün sesleri var. Fakat kendi iç sesimizi duymakta zorlanıyoruz.

Her gün binlerce haber okuyoruz.

Her konuda birkaç saniye içinde kanaat oluşturuyoruz.

Bir olay meydana geliyor; henüz ne olduğu tam olarak anlaşılmadan hüküm veriyoruz.

Bir insan hakkında birkaç görüntü görüyor, bütün hayatı hakkında karar veriyoruz.

Bir ekonomik gelişmenin bütün sebeplerini araştırmadan kesin sonuçlara ulaşıyoruz.

Bir düşünceyi, yalnızca bize hoş geldiği için doğru kabul ediyoruz.

Böylece bilgi çağının insanı, bilgiye ulaşma imkânı arttıkça düşünme sabrını kaybedebiliyor.

Oysa bilgi ile düşünce aynı şey değildir.

Bilgi bize malzeme verir.

Düşünce o malzemeyi işler.

Ahlâk ise elde edilen sonucun nasıl kullanılacağını belirler.

Bu üçü birbirinden koptuğunda insanın zihni büyürken vicdanı küçülebilir.

Şu soruyu sormadan geçemiyoruz. Bildiğimizle ne yapıyoruz?

Belki de çağımızın en önemli sorusu şu da olabilir. Bildiğimiz şeyleri hayatımıza ne kadar taşıyoruz?

Yolsuzluğun kötü olduğunu biliyoruz.

Torpilin adaletsizlik olduğunu biliyoruz.

İsrafın haram olduğunu biliyoruz.

Başkasının emeğine el uzatmanın haksızlık olduğunu biliyoruz.

Çevreyi kirletmenin gelecek nesiller açısından ağır sonuçları olduğunu biliyoruz.

Çocukların iyi eğitim alması gerektiğini biliyoruz.

Toplumda adaletin, güvenin ve liyakatin önemli olduğunu biliyoruz.

Peki, bütün bunları bilmemize rağmen neden aynı sorunları yaşamaya devam ediyoruz?

Çünkü bilmek ile benimsemek arasında büyük bir mesafe vardır.

Bir değeri zihnen kabul etmek başka, onu hayatın ölçüsü hâline getirmek başkadır.

İnsan, doğruyu bilip yanlış yapabilir.

İşte ahlâk tam bu noktada devreye girer.

Ahlâk, bilginin davranışa dönüşmesini sağlayan iç disiplindir.

Ahlâkın olmadığı yerde bilgi tehlikeli olabilir

Bilgi kendi başına iyi veya kötü değildir.

Onu kullanan insanın niyeti ve ahlâkî ölçüleri belirleyicidir.

Aynı bilgi, insanlığın hayatını kolaylaştırmak için de kullanılabilir; insanlara zarar vermek için de.

Aynı teknoloji, insanları birbirine yaklaştırabilir; onları manipüle etmek için de kullanılabilir.

Aynı ekonomik bilgi, refah üretmek için kullanılabilir; başkalarının zaaflarını sömürmek için de.

Aynı siyasi bilgi, topluma hizmet etmek için kullanılabilir; kitleleri yönlendirmek için de.

Bu yüzden mesele, yalnızca “daha bilgili insanlar yetiştirmek” değildir.

Asıl mesele, bilgiyi taşıyabilecek ahlâkî karaktere sahip insanlar yetiştirmektir.

Bilginin gücü arttıkça ahlâkın önemi de artmaktadır. Çünkü elindeki imkân büyüyen insanın sorumluluğu da büyür.

Yanlış anlaşılmasın. Elbette eğitim cehaletle mücadelenin temel araçlarından biridir.

Daha iyi okullar kurmak, öğretmenlerin niteliğini yükseltmek, bilime ve sanata yatırım yapmak, çocukların kitapla ve düşünceyle buluşmasını sağlamak zorundayız. Fakat bütün bunların yanında bir başka eğitim daha gereklidir:

Vicdan eğitimi… Yani ahlâk.

Onun için diyoruz ki; cehaletin panzehiri yalnızca eğitim değildir.

Çocuğa yalnızca matematiği değil, hakkaniyeti de öğretmek gerekir.

Bilgiyi değil yalnızca, bilginin sorumluluğunu da öğretmek gerekir.

Başarının yalnızca başkalarını geçmek olmadığını; bazen başkasının elinden tutmak olduğunu anlatmak gerekir.

Güç sahibi olmanın, başkalarına hükmetme hakkı vermediğini öğretmek gerekir.

Kimsenin görmediği yerde de doğru davranmanın insan olmanın temel ölçülerinden biri olduğunu göstermek gerekir.

Çünkü insanı yalnızca sınavlara hazırlayan bir eğitim sistemi, toplumu bütün hayat sınavlarına hazırlayamaz.

Farkındalık olmadan dönüşüm olmaz

Cehaletle mücadelenin belki de en ihmal edilen unsuru farkındalıktır.

Farkındalık, insanın kendi davranışını dışarıdan görebilmesidir.

Kendisinin de problemin bir parçası olabileceğini kabul edebilmesidir.

İnsan çoğu zaman toplumdaki bozulmadan şikâyet eder.

Ahlâkın bozulduğunu söyler.

Gençlerin değiştiğinden yakınır.

Ekonominin kötüye gittiğini anlatır.

Adaletin zayıfladığını söyler.

Fakat nadiren kendisine şu soruyu yöneltir: “Bütün bunların içinde benim payım nedir?”

İşte gerçek farkındalık bu soruyla başlar.

Ben işimi ne kadar dürüst yapıyorum?

Ben başkasının hakkına ne kadar dikkat ediyorum?

Ben yanlış yaptığımda bunu kabul ediyor muyum?

Ben bilmediğim konuda susmayı biliyor muyum?

Ben sırf işime geliyor diye gerçeği çarpıtıyor muyum?

Ben başkasına yapılmasını istemediğim şeyi kendim yapıyor muyum?

Bu soruların her biri insanın kendi iç dünyasına açılan kapılardır.

Toplumların dönüşümü de çoğu zaman bu küçük kapılardan başlar.

Bilgi çağında yeniden “ahlâk” demek

Bugün “ahlâk” kelimesini yeniden düşünmek zorundayız.

Ahlâkı yalnızca bireysel davranışların dar sınırlarına hapsetmemeliyiz.

Ahlâk, aynı zamanda toplumsal hayatın görünmeyen düzenidir.

Güven ahlâkî bir değerdir.

Adalet ahlâkî bir değerdir.

Liyakat ahlâkî bir değerdir.

Emeğin karşılığını vermek ahlâkî bir değerdir.

Kamu malını korumak ahlâkî bir değerdir.

Sözünde durmak ahlâkî bir değerdir.

Haksız kazançtan kaçınmak ahlâkî bir değerdir.

Bütün bunların aynı zamanda ekonomik ve toplumsal sonuçları vardır.

Çünkü toplum, insanların birbirlerine nasıl davrandıkları üzerine kuruludur.

Güvenin olmadığı yerde ekonomi de zorlanır.

Adaletin olmadığı yerde toplumsal huzur da zayıflar.

Liyakatın olmadığı yerde kurumların niteliği düşer.

Sorumluluğun olmadığı yerde kamu kaynakları israf edilir.

Dolayısıyla ahlâk, hayatın kenarında duran bir süs değil; toplumsal düzenin temel taşlarından biridir.

Özetleyecek olursak; belki de bugün ihtiyacımız olan şey, yalnızca daha fazla bilgi değil; öğrenme ve uygulama ahlâkıdır.

Bilmediğimizi kabul etme cesareti…

Yanlışımızı düzeltme erdemi…

Karşımızdakini dinleme sabrı…

Hakikati kendi kanaatimizden üstün tutma olgunluğu…

Bilginin sorumluluk getirdiğini anlama şuuru…

Ve nihayet, bildiğimiz doğruyu hayatımıza taşıma iradesi…

Cehaletle mücadele, yalnızca kitap sayısını artırmakla kazanılacak bir savaş değildir.

Bu savaş, insanın kendi zihnine karşı verdiği bir mücadeledir.

Kibirle tevazu arasındaki mücadeledir.

Çıkarla vicdan arasındaki mücadeledir.

Bilgiyle hikmet arasındaki mücadeledir.

Söylemle davranış arasındaki mücadeledir.

İnsanlık bugün bilgi bakımından hiç olmadığı kadar güçlüdür. Fakat bu gücün insanlığın lehine kullanılabilmesi için bilgiye ahlâkın eşlik etmesi gerekir.

Çünkü bilgi bize ne yapabileceğimizi söyler.

Ahlâk ise ne yapmamız gerektiğini hatırlatır.

Belki de çağımızın en büyük ihtiyacı tam olarak budur: Daha çok bilen insanlardan önce, bildiğinin sorumluluğunu taşıyan insanlar yetiştirmek.

Çünkü cehaletin en koyu biçimi, hiçbir şey bilmemek değil; hakikati bilmesine rağmen onun gereğini yerine getirmemektir.

İşte gerçek eğitim, insanın zihnini bilgiyle doldurduğu yerde değil, o bilgiyi vicdanıyla, güzel ahlâkıyla buluşturduğu yerde başlar.