Dünyaya adım atan her insanın omzuna, görünmez bir yük olarak dert biner.
Kimisi açlığın, kimisi yoksulluğun, kimisi yalnızlığın, kimisi adaletsizliğin, kimisi de kendi içindeki boşluğun yükünü taşır.
Derdi olmayan insan yoktur; olsa olsa derdini henüz adlandırmamış, henüz fark etmemiş insan vardır.
Çünkü dert, insanın varoluşunun en eski yoldaşıdır.
Doğumla birlikte gelen ilk çığlık bile bir dert işaretidir. Keza yaşlı bir kimsenin ah çekmesi de öyle...
Müslüman bu yükün farkında olmakla yükümlüdür.
İman, dertsiz bir konfor alanı vaat etmez; aksine dertleri daha keskin, daha derin, daha mes'uliyetli kılar.
Çünkü iman, insanın yalnızca kendi yarasını değil, bütün bir âlemin yarasını da hissetmesini ister.
“Derdim yok” diyen bir mü'min, aslında derdini kaybetmiş demektir.
Dertsiz kalmak, ruhun uyuşmasıdır.
Oysa Kur’an’ın diliyle “kalplerin tatmin bulduğu” yer, dertsizliğin değil, hakiki derdin içinde eriyip gitmenin alanıdır.
Bir mü'minin dert edinmesi gereken konular vardır ve bunlar kişisel kederlerin ötesine taşar.
Ümmetin parçalanmış hâli, yeryüzündeki mazlumların feryadı, adaletin ayaklar altına alındığı coğrafyalar, hırsızlığın arsızlığın arttığı, ahlâkın eridiği şehirler, insanın kendi nefsine yabancılaştığı zamanlar… Bunlar, “benim derdim değil” denilemeyecek kadar yakındır.
Çünkü iman, “ben”i “biz”e dönüştüren bir bağdır.
Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa'nın (S.A.V.) “Müminler bir vücut gibidir” buyurduğu o metafor, yalnızca bir teşbih değil, bir sorumluluk fermanıdır.
Bir organ acı çekiyorsa, bütün vücut uykusuz kalır.
Dertsiz mü'min, o acıyı hissetmeyen organdır; yani işlevsizdir.
Edebiyatın büyük ustaları da bunu bilirdi.
Yunus Emre, “Benim derdim bana yeter” demez; dertlenir, dertlendirir, dertle yanar.
Hz. Mevlânâ, “Dert, insanın en sadık dostudur” derken, dertsizliğin aslında en büyük dert olduğunu fısıldar.
Çünkü dertsiz kalan ruh, zamanla kabuk bağlar; kabuk bağlayan ruh ise ne merhameti ne de adaleti duyar.
Oysa dert, merhametin kapısını aralayan anahtardır. Dert, insanı kendi dışına taşır; “ben”den “öteki”ne, “öteki”nden “hakikat”e götürür.
Bugünün dünyasında dertsizlik, bir lüks değil, bir hastalık hâline gelmiştir.
Sosyal medyanın parlak vitrinleri, tüketimin sonsuz vaatleri, “kendini bul” sloganlarının boşluğu…
Bütün bunlar, insanın asıl derdini unutturmak için kurulmuş bir labirenttir.
O labirentin içinde kaybolan mü'min, bir gün uyanır ve fark eder ki, derdi olmadığı için ruhu da yoktur.
Derdi olmayan insanın duası sığ, niyeti zayıf, eylemi ise cılızdır.
Çünkü dert, niyeti ateşler; niyet, eylemi doğurur.
O hâlde dertsiz bir Müslüman’ın yapması gereken şey açıktır:
Dert edinmek... Kendi nefsinin hesaplarını tutmak, toplumun yaralarını sarmak, yeryüzündeki zulmü dert etmek, hakkı ayakta tutmak için uykusuz kalmak…
Bunlar, kişisel kederlerin çok ötesinde, imanî bir sorumluluktur.
Dert, bir lütuftur; çünkü dert, insanı Allah’a yakınlaştırır.
Dertsiz kalan ise, kendi gölgesiyle yetinir.
Dünyaya gelmiş her insan dert taşır. Mü'min ise o derdi, yalnızca kendi omzunda değil, bütün bir insanlığın omzunda hisseder. O his, onu harekete geçirir.
Yeryüzünde dertsiz bir Müslüman yoktur; olsa bile olmamalıdır. Çünkü dert, ruhun kıblesidir. Kıblesi olmayan ise, hangi tarafa dönerse dönsün, kaybolmuştur.
