Her yolculuğun bir başlangıcı vardır.

Bizim yolculuğumuzun başlangıcı İstanbul’du; fakat asıl yolculuk, Cidde Havalimanı’na ayak bastığımız anda başladı.

Geceyi geride bırakmış, sabaha karşı mukaddes topraklara ulaşmıştık. Uzun bir uçuşun ardından pasaport işlemlerini tamamladık, valizlerimizi aldık ve otobüsümüze doğru yöneldik. Herkes yorgundu ama yüzlerde farklı bir heyecan vardı. Çünkü artık sıradan bir ülkede değil, peygamberlerin iz bıraktığı, vahyin yeryüzüne indiği topraklardaydık.

Çoğumuzun zihninde aynı soru vardı:

“Acaba ilk olarak Kâbe’yi mi göreceğiz?”

Hayır…

Bizim ilk durağımız Medine idi.

Bu da bana sonradan çok anlamlı geldi. Rabbimiz, Beytullah’a varmadan önce gönüllerimizi Medine’nin huzurunda dinlendirmeyi murat etmişti sanki.

Otobüsümüz Cidde’den Medine’ye doğru yol alırken pencereden dışarıyı seyrettim.

Uçsuz bucaksız çöl…

Sade dağlar…

Göz alabildiğine uzanan yollar…

İlk bakışta insana bomboş gibi gelen bu coğrafya, aslında insanlık tarihinin en büyük hakikatlerine şahitlik etmişti. Bu kumların üzerinden Allah Resûlü yürümüş, sahabeler yürümüş, nice muhacir ve ensar yürümüştü.

O sessizlikte insan ister istemez kendi içine dönüyor.

Hayatı düşünüyorsunuz…

Geride bıraktığınız insanları…

Yarım kalan işleri…

Yaptıklarınızı…

Yapamadıklarınızı…

Ve en önemlisi, Rabbinizle olan mesafenizi…

Şehirlerin gürültüsü sustuğunda insanın iç sesi daha net duyuluyor.

Belki de çölün en büyük hikmeti buydu.

Yol boyunca sık sık şu ayet zihnimde yankılandı:

“Kim Allah’a yönelirse, Allah ona yeter.”

O an anladım ki insan bazen kilometrelerce yol kat ediyor; ama aslında varmak istediği yer, kendi kalbi oluyor.

Saatler sonra Medine’nin ilk silueti ufukta belirdi.

Tarif edilmesi güç bir heyecan…

Çünkü biraz sonra, Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) şehrine girecektik.

Yıllardır her namazda salât ve selam gönderdiğimiz Peygamber Efendimizin yaşadığı şehir…

İslam medeniyetinin mayalandığı şehir…

Hicretin şehri…

Kardeşliğin şehri…

Huzurun şehri…

Otobüs Medine sokaklarına girdiğinde dikkatimi ilk çeken şey gösterişli binalar değildi.

İnsanların yüzündeki sükûnetti.

Trafikte bir telaş yoktu.

Konuşmalarda bir yumuşaklık vardı.

Sanki şehir, adını aldığı “Medine-i Münevvere” olmanın hakkını veriyordu.

Bir şehir, insanın ruhuna dokunabilir mi?

Evet…

Medine bunu daha ilk dakikadan hissettiriyor.

Otele yerleştikten sonra kısa bir dinlenmenin ardından Mescid-i Nebevî’ye doğru yürümeye başladık.

Her adım beni sadece bir mescide değil, asırlar öncesine götürüyordu.

Birazdan Allah Resûlü’nün huzurunda olacaktım.

Bu düşünce bile gözlerimi doldurmaya yetmişti.

O gün anladım ki…

Bazı şehirler insanın hafızasında yer eder.

Bazıları ise doğrudan kalbine yerleşir.

Medine, benim için ikinci gruptaydı.

Ve henüz yolculuğun başındaydım…

Çünkü Beytullah’a giden yol, önce Medine’de insanın gönlüne uğruyordu.

Bu Yolculuğun Bana Öğrettiği

Çöl bana şunu öğretti:

İnsan, gürültüden uzaklaştıkça kendini daha iyi duyuyor.

Medine ise şunu öğretti:

Allah Resûlü’nü gerçekten sevmek, sadece O’nun kabrini ziyaret etmekle değil; ahlâkını hayatımıza taşımakla mümkündür.

Durmuş ÇELİKTEN

Devam edecek…