Bazı yolculuklar insanın planıyla başlar.

Bazıları ise Allah’ın davetiyle…

Benim umre yolculuğum da işte böyle başladı.

Aslında uzun zamandır ailemle birlikte umreye gitmeyi arzu ediyordum. Yarıyıl tatilinde annem, babam ve ailemle birlikte bu kutlu yolculuğa çıkmayı planlamıştık. İçimizde büyük bir heyecan vardı. Fakat babamın yaşadığı sağlık problemi nedeniyle bu niyetimizi ertelemek zorunda kaldık.

O günlerde üzülmüştüm.

Fakat bugün geriye dönüp baktığımda şunu çok daha iyi anlıyorum:

Allah’ın davetinin de bir vakti varmış…

Tam da bu süreçte Genç Memur-Sen İstanbul İl Başkanımız, kıymetli kardeşim Mustafa Aziz Aydoğan beni aradı.

“Başkanım,” dedi, “Genç Memur-Sen olarak bir umre organizasyonu yapmak istiyoruz. Sen ne dersin?”

Hiç düşünmeden, “Çok güzel olur.” dedim.

Böylece sadece bir organizasyonun değil, benim manevi yolculuğumun da ilk adımı atılmış oldu.

Birlikte istişare ettik. Hazırlıkları yaptık. Afişlerimizi hazırlayıp üyelerimizle paylaştık. Nice gönlün Beytullah hasretine vesile olmanın mutluluğunu yaşarken, Rabbim bana da o kervanın içinde olmayı nasip etti.

İnanıyorum ki bazen insan bir hayra vesile olurken, aslında Rabbimiz onu kendi rahmetine vesile kılıyor.

Yolculuk günü yaklaştıkça heyecanım arttı.

Valizimi hazırlarken sadece kıyafetlerimi yerleştirmiyordum. Her katlanan ihramda, her özenle yerleştirilen eşyada, Beytullah’a biraz daha yaklaştığımı hissediyordum.

Yola çıkmadan önce ailemle, akrabalarımla, dostlarımla ve üzerimde hakkı bulunanlarla helalleştim.

Çünkü biliyordum ki…

Beytullah’a giderken en hafif bavul, içinde kul hakkı taşımayan gönüldür.

4 Ağustos günü olmasına rağmen okuluma gittim. Günlük işlerimi tamamladım, arkadaşlarımla vedalaştım ve emanet ettiğim görevleri son kez gözden geçirdim. Çünkü vazife de emanetti, yolculuk da…

Akşam saatlerinde artık vakit gelmişti.

Sabiha Gökçen Havalimanı’na doğru yola çıktık.

Kalabalığın içinde yürürken herkesin elinde bir valiz vardı; ama benim gönlümde taşıdığım yük bambaşkaydı.

Heyecan…

Şükür…

Merak…

Özlem…

Ve Rabbime arz edeceğim dualar…

Bir süre sonra uçağımız havalandı.

İstanbul’un ışıkları yavaş yavaş gözden kaybolurken içimden sadece tek bir cümle geçiyordu:

“Allah’ım… Bana bu daveti nasip ettiğin için Sana sonsuz hamdolsun. Beni bu kutlu yolculuğa layık eyle, umremi kabul eyle ve beni Sana daha yakın bir kul olarak ülkeme döndür.”

O gece sadece Türkiye’den ayrılmıyordum.

Belki de yıllardır farkında olmadan taşıdığım dünya telaşından da yavaş yavaş uzaklaşıyordum.

Çünkü biliyordum ki önümde artık bir şehir değil, bir medeniyet…

Bir yolculuk değil, bir kulluk mektebi vardı.

Ve ben…

Rabbimin davetine icabet eden milyonlarca misafirden sadece biriydim.

“Lebbeyk Allahümme Lebbeyk…”

Devam edecek…