MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin siyasete kazandırdığı ve vatanseverliğin en temel ölçütü olan "Önce ülkem ve milletim, sonra partim ve ben" felsefesi, bugün devlet yönetiminin en çok ihtiyaç duyduğu pusuladır. Bu köklü düşünce çerçevesinden bakıldığında, ülkenin geleceğini kurtaracak tek formül "Önce oy değil; önce hukuk ve liyakat" ilkesidir.
Hayat tecrübesi, insanı günlük siyasi kavgaların ötesine taşır ve devleti ayakta tutan asıl değerleri gösterir. Eğer bir siyasi lider veya kadro, devlet yönetimine bu pencereden bakmayı gerçekten başarabilirse, vatanın bekası için koltuk hırsını ve seçim hesaplarını bir kenara bırakmak zorunda olduğunu anlar. Çünkü "Önce ülkem" demek; seçim sandığından çıkacak birkaç fazla oy için devletin geleceğini, güvenliğini ve kurumlarını asla riske atmamak demektir.
Günübirlik Oy Hesaplarının Faturası
Geçmişte yaşanan acı tecrübeler, oy uğruna ve koltuk sevdası nedeniyle yapılan hataların faturasını bu milletin canıyla ve malıyla ödediğini göstermiştir. Kendi gizli ajandası olan cemaatlerin, tarikatların veya terör şebekelerinin devlet kadrolarına sızmasına göz yummak, "bize oy getirsinler, tabanlarını arkamıza toplasınlar" diye onlara imtiyaz tanımak, devlete yapılacak en büyük kötülüktür.
Bir yasa dışı yapı veya klik temizlenirken, sırf siyasi dengeler ve oy kaygıları yüzünden boşalan yerlere başka benzer grupların yerleştirilmesi, "önce partim ve ben" diyen bencil bir siyasetin ürünüdür. Bu kısır döngü, ülkenin geleceğini ve devlet hafızasını doğrudan tehdit etmektedir. Siyaset, geçici oy avcılığı için devletin kalıcı omurgasını sakatlamamalıdır.
Geleceğin Sarsılmaz İki Sütunu: Hukuk ve Liyakat
Türkiye'nin karşı karşıya olduğu her türlü iç ve dış tehdidi aşmanın yolu, hamasi nutuklar atmak değil; devletin bağışıklık sistemini güçlendirmektir. Bu sistem ise ancak iki sarsılmaz sütun üzerine oturabilir:
• Öncelik Hukuk: "Önce ülkem" diyen bir devlet, gücünü sandıktaki sayısal çoğunluktan değil, adaletin sarsılmaz terazisinden alır. Hukukun üstün olduğu, kanunların herkese eşit ve tavizsiz uygulandığı bir düzende hiçbir gizli yapı devletin içinde paralel bir güç odağı haline gelemez. Kimse imtiyazlı olmamalı, herkes kanun önünde sadece "vatandaş" olarak eşit sayılmalıdır.
• Öncelik Liyakat: Devlet kadrolarına, bürokrasiye, adliyeye veya güvenliğe insan seçerken tek bir ölçü olmalıdır: İşin ehli olmak. Kişinin hangi partiye, hangi gruba veya hangi soya bağlı olduğuna bakılmaksızın; iş o işi en iyi yapacak vatandaşa teslim edilmelidir. Kamu görevlilerinin tek bir bağlılığı olmalıdır, o da devlete ve aziz millete olan şartsız sadakattir. İşi ehline verdiğinizde devlet mekanizması tıkır tıkır işler ve içeriden asla çürütülemez.
Netice
Siyasi partiler gelip geçicidir, liderler değişir, seçimler biter; baki kalan sadece aziz Türk devleti ve büyük Türk milletidir. Devlet, siyasetçilerin geçici kadro dağıtma merkezi veya oy avcılığı yapacağı bir zemin değildir.
Bugün gelişmiş ülkelere, örneğin Avrupa’ya baktığımızda gördüğümüz o yüksek huzur, refah ve toplumsal mutluluk tablosu bir tesadüf değildir. Avrupa’yı güçlü ve yaşanabilir kılan asıl sır, yüzyıllar içinde hukuka ve liyakate öncelik vermeyi başarmış olmalarıdır. Eğer biz de kendi insanımızın bu topraklarda huzurla yaşamasını istiyorsak, dünyanın önümüze koyduğu bu apaçık gerçeği görmek zorundayız.
Yılların içinden süzülüp gelen haklı sesimizin haykırdığı gibi: Eğer bu ülkeyi yarınlara güçlü, bağımsız ve başı dik bir şekilde taşıyacaksak; günübirlik oy hırslarını, partisel çıkarları ve şahsi ikballeri bir kenara fırlatmalıyız. Devletin selameti için her şeyden önce "Önce ülkem ve milletim" demeli; bunun gereği olarak da "Önce Hukuk ve Liyakat" ilkesini devlet yönetimine sarsılmaz bir anayasa yapmalıyız.
