İnsan, içinde yaşadığı çağdan bağımsız değildir. Çağın diliyle konuşur, imkânlarından faydalanır, problemleriyle yüzleşir. Fakat insanın çağın içinde yaşaması başka, çağın değerleri tarafından şekillendirilmesi başkadır.
Rasim Özdenören’in şu sözü tam da bu ayrımı hatırlatıyor:
“Oysa Müslüman, çağın gözüyle İslam’a bakmaz; İslam’ın gözüyle çağa bakar.”
Kısa fakat üzerinde uzun uzun düşünülmesi gereken bir cümle…
Çünkü bugün karşı karşıya olduğumuz temel meselelerden biri, İslam’ın ne söylediğinden önce çağın ne söylediğine bakmamızdır. Çağın kabullerini değişmez ölçüler hâline getiriyor, ardından dinimizi bu ölçülere göre anlamlandırmaya çalışıyoruz.
Oysa Müslümanın pusulası çağın değişken doğruları değil, vahyin değişmeyen hakikatidir.
Çağ değişir, ölçü değişmemeli
Her çağ kendi kavramlarını, alışkanlıklarını ve değer yargılarını üretir.
Bir dönem ayıp kabul edilen şey başka bir dönemde sıradanlaşabilir. Dün yanlış denilene bugün “özgürlük”, dün mahrem kabul edilene bugün “kişisel tercih”, dün israf denilene bugün “yaşam standardı” denilebilir.
Kelimeler değişir.
Algılar değişir.
Modalar değişir.
Fakat hakikat, insanların ona verdiği isimle değişmez.
Tam da burada Müslümanın durduğu yer önem kazanır. Müslüman, “Herkes böyle yapıyor.” diyerek doğruyu belirleyemez. Çünkü çoğunluk her zaman hakikatin ölçüsü değildir.
Onun asıl sorusu şudur:
“Rabbim bu konuda ne buyuruyor?”
İşte İslam’ın gözüyle çağa bakmak budur.
Çağın en büyük putlarından biri: “Ben”
Modern insanın belki de en fazla duyduğu kelime “ben”dir.
Benim hayatım.
Benim tercihim.
Benim mutluluğum.
Benim bedenim.
Benim kariyerim.
Benim kazancım…
Elbette insanın şahsiyeti, iradesi ve tercihleri değerlidir. Fakat “ben” büyüdükçe “biz” küçülüyorsa orada ciddi bir problem vardır.
Anne-babanın hakkı, komşunun hakkı, yetimin hakkı, yoksulun hakkı, kul hakkı ve nihayet Allah’ın hakkı insanın hayatından çekiliyorsa geriye büyük fakat yalnız bir “ben” kalır.
İslam ise insana yalnızca kendisini düşünmeyi öğretmez.
Komşusu açken tok yatmamayı, kazandığından infak etmeyi, anne-babaya “öf” bile dememeyi, yetimi gözetmeyi, emanete sahip çıkmayı, adaletten ayrılmamayı öğretir.
Çağ insana sürekli “Sen ne istiyorsun?” diye sorarken İslam ona bir başka soruyu da hatırlatır:
“Senden ne isteniyor?”
Ekranlar büyüdü, gönüller küçülmesin
Bugün dünyanın öbür ucundaki insana birkaç saniyede ulaşabiliyoruz fakat aynı sofradaki insanla konuşmakta zorlanıyoruz.
Binlerce kişiyi takip ediyoruz ama yanı başımızdakinin derdini bilmiyoruz.
Mutluluğumuzu gösteriyor, hüznümüzü saklıyor; hayatımızı başkalarının hayatlarıyla kıyaslayarak tüketiyoruz.
Teknoloji kötü değildir. Bilakis doğru kullanıldığında büyük bir nimettir. Mesele teknolojiye sahip olmak değil, teknolojinin bize sahip olmaya başlamasıdır.
İslam’ın gözüyle baktığımızda mesele “telefon kullanmak caiz mi?” kadar dar değildir.
Asıl soru şudur:
Bu araç beni nasıl bir insana dönüştürüyor?
Vaktimi mi tüketiyor?
Mahremiyetimi mi aşındırıyor?
Beni gösterişe mi sürüklüyor?
Başkalarının hayatına imrenerek şükür duygumu mu zedeliyor?
Müslüman çağdan kaçmaz. Fakat çağın akıntısına da kendisini teslim etmez.
Dünyaya sahip olmak mı, dünyanın bize sahip olması mı?
Çağımız başarıyı çoğu zaman sahip olduklarımız üzerinden tarif ediyor.
Daha iyi ev.
Daha iyi araba.
Daha yüksek makam.
Daha fazla para.
Daha görünür bir hayat.
İslam ise bütün bunların karşısına başka bir ölçü koyuyor: takva.
Çünkü insanın değeri sahip olduklarının toplamından ibaret değildir.
Makam geçer.
Servet el değiştirir.
Güzellik solar.
Şöhret unutulur.
İnsan geriye dönüp baktığında kendisine şu soruyu sormak zorunda kalacaktır:
“Bunca koşuşturmanın içinde Allah için ne yaptım?”
Belki çağımızın en büyük yanılgılarından biri de budur: Dünyayı kazanırken kendimizi kaybetmek.
İslam’ı çağa uydurmak değil, çağımızı İslam’la anlamak
Burada önemli bir ayrım var.
İslam’ın gözüyle çağa bakmak, dünyadan kopmak değildir. Bilime karşı çıkmak, teknolojiyi reddetmek, yeniliğe kapıları kapatmak hiç değildir.
Aksine Müslüman çağını bilmeli.
Bilimi takip etmeli.
Teknolojiyi kullanmalı.
Üretmeli.
Okumalı.
Araştırmalı.
Dünyanın meselelerine söz söylemeli.
Fakat bütün bunları yaparken ölçüsünü kaybetmemeli.
Çünkü mesele çağdaş olmak veya olmamak değildir. Mesele, çağın içinde yürürken istikameti koruyabilmektir.
Pusulası olmayan insan için bütün yollar birbirine benzer.
Müslümanın pusulası ise bellidir.
Asıl mesele: Nereden baktığımız
Aynı dünyaya bakıyoruz fakat herkes aynı şeyi görmüyor.
Birileri servete yalnızca zenginlik olarak bakarken Müslüman onda imtihanı da görür.
Birileri makamda güç görürken Müslüman emaneti görür.
Birileri yoksulda çaresizlik görürken Müslüman sorumluluğunu görür.
Birileri ölümü son olarak görürken Müslüman onu ebedî hayatın kapısı olarak görür.
Çünkü bakılan şey kadar, nereden bakıldığı da önemlidir.
Rasim Özdenören’in sözü bu nedenle yalnızca güzel bir edebî ifade değildir. Aynı zamanda Müslüman için güçlü bir zihniyet çağrısıdır.
Çağın bize ne söylediğini elbette bileceğiz.
Fakat neye inanacağımızı çağdan öğrenmeyeceğiz.
Çağın imkânlarından yararlanacağız ama çağın yanlışlarına teslim olmayacağız.
Değişimi anlayacağız fakat değişmeyen hakikatlerimizi değişimin önünde feda etmeyeceğiz.
Çünkü Müslümanın vazifesi, İslam’ı çağın kabullerine göre yeniden şekillendirmek değil; çağın içinde İslam’ın ölçüleriyle istikamet üzere yaşayabilmektir.
Ve belki bugün kendimize sormamız gereken en önemli soru şudur:
Biz İslam’a çağın penceresinden mi bakıyoruz, yoksa çağımıza İslam’ın penceresinden mi?
