“Lebbeyk Allahümme lebbeyk… Lebbeyke lâ şerîke leke lebbeyk… İnnel hamde ven ni’mete leke vel mülk, lâ şerîke lek…”
Bu cümleyi yıllardır duyar, söylerdim.
Ama o gün…
İlk defa yüreğimle söyledim.
Medine’de geçirdiğimiz huzur dolu günlerin ardından artık Mekke’ye doğru yola çıkıyorduk.
Otelden ayrılırken içimde garip bir hüzün vardı.
Sanki çok sevdiğim bir dosttan ayrılıyordum.
Medine, insana kendisini sevdiren bir şehir…
Ayrılırken bile arkasından baktıran bir şehir…
Otobüsümüz mikat sınırına doğru ilerlerken rehberimiz ihramlarımızı giymemiz gerektiğini hatırlattı.
İhram…
İki parça beyaz kumaş…
Dışarıdan bakıldığında son derece sade…
Ama taşıdığı anlam tarif edilemeyecek kadar büyük.
O beyaz örtüleri üzerime aldığımda, makamın, unvanın, mesleğin ve dünyanın bütün geçici sıfatlarının geride kaldığını hissettim.
Ne okul müdürüydüm…
Ne yazar…
Ne de herhangi bir makam sahibi…
Sadece Rabbinin huzuruna çıkan bir kul…
Belki de ihramın en büyük hikmeti buydu.
İnsana kim olduğunu değil, aslında ne olduğunu hatırlatıyordu.
Mikat sınırına yaklaştığımızda niyet ettik.
Sonra hep birlikte telbiyeye başladık.
“Lebbeyk Allahümme lebbeyk…”
Otobüsün içinde onlarca farklı ses vardı.
Ama aslında tek bir çağrı yükseliyordu.
Rabbine yönelen kulların çağrısı…
O an düşündüm…
Acaba Allah bizi bu davete çağırmasaydı, biz gelebilir miydik?
Hayır…
İnsan ne kadar isterse istesin, davet edilmeden Beytullah’ın misafiri olamıyor.
İşte bu yüzden telbiyedeki “Lebbeyk” sadece bir cevap değil…
Bir teslimiyetti.
“Allah’ım…
Sen çağırdın…
Ben de geldim.”
Yol boyunca dilimiz telbiyedeydi.
Kalbimiz duadaydı.
Gözlerimiz ise pencereden dışarıdaki çölü seyrediyordu.
Bir süre sonra rehberimiz otobüsün mikrofonundan konuşmaya başladı.
Birazdan Bedir’e ulaşacağımızı söyledi.
Bedir…
İslam tarihinin dönüm noktalarından biri…
Sayıların değil, imanın kazandığı yer…
Üç yüz on üç müminin, bin kişilik bir orduya karşı Allah’a güvenerek yürüdüğü yer…
Bedir’de bir kez daha anladım ki zafer, sadece güçlü olanın değil; Allah’a güvenenin oluyormuş.
Sonra Melekler Tepesi’ni gördük.
Kur’an-ı Kerim’de bildirildiği üzere Allah’ın müminlere yardım ettiği o kutlu toprakları seyrederken insan, tarihin sadece kitaplarda okunmadığını hissediyor.
Bazı mekânlar vardır…
Size konuşmaz.
Ama sizi susturur.
Bedir de işte öyle bir yerdi.
Yol devam ediyordu.
Her kilometrede heyecan biraz daha artıyordu.
Çünkü artık Mekke’ye yaklaşıyorduk.
İçimde sürekli aynı soru vardı:
“Acaba Kâbe’yi ilk gördüğümde ne hissedeceğim?”
Bu sorunun cevabını bilmiyordum.
Belki ağlayacaktım…
Belki susacaktım…
Belki de sadece bakacaktım.
Ama şunu biliyordum…
Birazdan ömrüm boyunca unutamayacağım bir ana şahit olacaktım.
Otobüs Mekke’ye doğru ilerlerken dilimde hâlâ aynı cümle vardı:
“Lebbeyk Allahümme lebbeyk…”
Belki de insan ömrü boyunca en çok bu çağrıya cevap vermeliydi.
Çünkü gerçek yolculuk Mekke’ye değil…
Allah’a doğru olandı.
Bu Durağın Bana Öğrettiği
İhram bana şunu öğretti:
İnsan, Allah’ın huzuruna unvanlarıyla değil, kulluğuyla çıkar.
Mikat bana şunu öğretti:
Her büyük yolculuk, önce bir teslimiyetle başlar.
Ve telbiye bana şunu fısıldadı:
“Allah çağırmadan gidemezsin; çağırdıysa da geri dönemezsin.”
Devam edecek…
