“Şüphesiz iman, Medine’ye, yılanın deliğine döndüğü gibi döner.”
(Buhârî, Fedâilü’l-Medîne)

Bazı şehirler vardır…

İçine girdiğinizde sizi binaları karşılar.

Bazı şehirler vardır…

Meydanları, caddeleri ve tarihî eserleriyle hafızanızda yer eder.

Medine ise bunların hiçbirini yapmıyor.

Medine, sizi doğrudan kalbinizden karşılıyor.

Belki de bu yüzden ona “Medine-i Münevvere”, yani Nurlanmış Şehir denilmiş.

İlk gün Mescid-i Nebevî’nin avlusuna adım attığımda, binlerce insanın arasında olmama rağmen tarifsiz bir sükûnet hissettim.

Ne telaş vardı…

Ne acele…

Ne de dünyanın bitmek bilmeyen koşuşturması…

Herkes aynı istikamete yönelmişti.

Kimi Kur’an okuyordu…

Kimi sessizce dua ediyordu…

Kimi sadece oturmuş, Yeşil Kubbe’ye bakıyordu.

O an anladım ki bazı mekânlarda konuşmaktan çok susmak gerekiyor.

Çünkü bazen sessizlik de bir ibadettir.

Mescid-i Nebevî’nin her köşesinde ayrı bir hikâye vardı.

Dünyanın dört bir yanından gelen insanlar…

Farklı diller…

Farklı renkler…

Farklı kültürler…

Ama tek bir sevda…

Hz. Muhammed Mustafa’ya (sallallahu aleyhi ve sellem) duyulan muhabbet…

Hiç tanımadığınız bir insanla göz göze geliyor, tebessüm ediyorsunuz.

Aynı safta omuz omuza namaza duruyorsunuz.

Kimsenin kimseye üstünlüğü yok.

Sadece kulluk var…

Sadece kardeşlik…

Ve sadece Allah’ın rızasını arayan gönüller…

Sonra Ravza-i Mutahhara’nın bulunduğu bölüme doğru ilerledim.

Yıllardır her namazımda salât ve selam getirdiğim Efendimizin huzuruna yaklaşmanın heyecanını yaşıyordum.

Kalabalık vardı…

Ama kalbimde büyük bir sükûnet…

Sıra bize yaklaştığında hiç beklemediğimiz bir güzellik yaşandı.

Normalde ziyaretçiler belirlenen güvenlik bandının gerisinden geçerek Allah Resûlü’nü selamlıyorlardı. Tam bizim sıramız geldiğinde görevli güvenlik görevlileri bandı kaldırdı ve bizi daha yakından geçebileceğimiz bölüme yönlendirdi.

O an yaşadığım duyguyu kelimelerle ifade etmek gerçekten çok zor…

Bunu kendime verilmiş bir ayrıcalık olarak değil, Rabbimin lütfettiği ince bir ikram olarak gördüm.

Adımlarım yavaşladı…

Kalbim daha hızlı atmaya başladı…

Yıllardır her namazımda salât ve selam gönderdiğim Allah Resûlü’ne (sallallahu aleyhi ve sellem), bu kez çok daha yakından selam verme bahtiyarlığını yaşadım.

Dilimden sadece şu cümle döküldü:

“Esselâmü aleyke yâ Resûlallah…”

Belki birkaç saniyeydi…

Ama bazı anlar vardır ki zamana sığmaz.

İnsan ömrü boyunca unutamayacağı hatıralar biriktirir.

İşte o an, benim ömrüm boyunca kalbimde taşıyacağım en kıymetli hatıralardan biri oldu.

Oradan ayrılırken bir kez daha anladım ki…

Allah’ın ikramları bazen hiç ummadığınız bir anda, hiç beklemediğiniz bir şekilde gelir.

Yeter ki kul, o kapıya samimiyetle varsın.

Medine’de geçirdiğim her gün bana yeni bir şey öğretti.

Bir gün sabrı…

Bir gün edebi…

Bir gün tebessümü…

Bir gün de sessizliği…

Bizler çoğu zaman dini sadece bilgiyle öğrenmeye çalışıyoruz.

Oysa Medine bana gösterdi ki din, önce ahlâk…

Sonra nezaket…

Sonra merhamet…

Ve en sonunda bilgidir.

Çünkü bu şehrin sahibi olan Allah Resûlü’nü diğer insanlardan ayıran en büyük özellik sadece anlattıkları değil, yaşadıklarıydı.

Mescid-i Nebevî’den her çıkışımda dönüp son kez Yeşil Kubbe’ye baktım.

İçimden hep aynı dua geçti:

“Allah’ım… Bana Efendimizi sevmeyi nasip ettiğin gibi, onun ahlâkıyla ahlâklanmayı, sünnetini yaşamayı ve kıyamet günü sancağı altında toplanmayı da nasip eyle.”

Medine’den ayrılırken şunu fark ettim:

Mekke insanı Allah’a yaklaştırıyor…

Medine ise Allah Resûlü’nün ahlâkıyla tanıştırıyor.

Belki de bu yüzden umre yolculuğunun ilk durağı Medine oluyor.

Çünkü Beytullah’a varmadan önce gönlün, Habîbullah’ın terbiyesinden geçmesi gerekiyor.

Ve ben…

Medine’den sadece hatıralarla değil;

Daha yumuşamış bir kalple…

Daha derinleşmiş bir muhabbetle…

Ve Efendimizin hayatını yeniden okumaya karar vermiş bir gönülle ayrıldım.

Bu Durağın Bana Öğrettiği

Medine bana şunu öğretti:

İnsan, huzuru büyük şehirlerde değil; güzel ahlâkın yaşandığı gönüllerde buluyor.

Allah Resûlü’nü sevmek, sadece O’na salât ve selam getirmekle değil; merhametini, nezaketini, doğruluğunu ve güzel ahlâkını hayatımıza taşıyabilmekle mümkün oluyor.

Belki de Medine’nin insana bıraktığı en büyük emanet de budur…

Güzel ahlâk…