İnsanoğlu, varoluşundan bu yana yürüyen bir canlıdır. Biyolojik yapımız, algılarımız ve duyularımız, saatte ortalama 5 kilometre hızla hareket eden bir tempoya göre evrimleşmiştir. Peki ama bugün yaşadığımız şehirler, bizim bu doğal hızımıza ne kadar uyumlu? Jan Gehl, "İnsan İçin Kentler" adlı eserinde bizi çok çarpıcı bir gerçekle yüzleştiriyor ve kent mimarisini ikiye ayırıyor: 5 km/saat mimarlığı ve 60 km/saat mimarlığı.
​Gelin, bu iki kavramı biraz düşünelim. Saatte 5 kilometre hızla, yani yürüyerek hareket ettiğiniz bir sokakta etrafınızı nasıl algılarsınız? Görüş açınız yaklaşık 72 derecedir; önünüze, nereye adım atacağınıza bakarken aynı zamanda çevrenizdeki detayları yakalayacak kadar vaktiniz vardır. Bu hızda tasarlanmış bir şehirde mekanlar daha küçüktür, tabelalar göz hizasındadır, yapılar detaylarla doludur ve etrafınızda sizin gibi diğer insanlar vardır. Kapılar birbirine yakındır, vitrinler ilgimizi çeker ve yürüyüş ritmimiz sıkılmamıza izin vermeyecek kadar canlıdır.
​Ancak modern şehircilik, yaya hızını unutup otomobil hızına, yani "60 km/saat mimarlığına" teslim oldu. Saatte 60 kilometre hızla giden bir aracın içinden küçük detayları, ince işçilikleri ya da vitrinleri göremezsiniz. Bu yüzden binalar devasa kütlelere, tabelalar dev panolara dönüşür; detaylar tamamen ortadan kalkar. O devasa gökdelenlerin ya da beton blokların dibinden yürüyerek geçmeye çalıştığınızı hayal edin. Binanın tepesini görmek için bile geriye doğru adımlar atmanız gerekir; geriye gittikçe mesafeler artar ve kenti duyularınızla deneyimleme ihtimaliniz hızla azalır. Sürücüler için tasarlanmış bu devasa ölçek, yürüyen insanı ezer, yorar ve ona kendini önemsiz hissettirir.
​Gehl’in değindiği bir diğer büyüleyici detay ise "Kenar Etkisi"dir (Edge Effect). Dikkat ettiniz mi, büyük ve boş bir meydanın ortasında durmayı pek sevmeyiz. İnsanlar içgüdüsel olarak mekanların kenarlarında, binaların cephe diplerinde ya da sınır bölgelerinde durmayı ve vakit geçirmeyi tercih ederler. Çünkü kenarda durduğunuzda sırtınızı sağlama alır, etrafta olup biteni çok daha iyi gözlemler ve kendi varlığınızı daha gizli, güvenli bir konumda tutarsınız. Binaların içi ile sokaktaki hayatı birbirine bağlayan bu geçiş alanları, aslında kentin en canlı damarlarıdır.
​Eğer bir kent; yürümeyi, durmayı, oturmayı, etrafı izlemeyi ve birbiriyle konuşmayı cazip hale getirmiyorsa, o kentte gerçek bir toplumsal yaşamdan söz edemeyiz. İnsanların trafik tehlikesinden kaçmak için güvenli yollar yerine aceleyle en kısa yolları seçmek zorunda kaldığı, devasa betonların gölgesinde kaybolduğu şehirler bize ait değildir.
​Şehirlerimizi yeniden "insan ölçeğine" ve göz hizasına indirmeliyiz. Çünkü bizler saatte 60 kilometre hızla giden makineler değil, detayları seven, durup etrafı izlemek isteyen ve saatte 5 kilometre hızla yürüyen insanlarız. Sokaklarımızı bu yavaş ve keyifli ritme geri döndürmenin vakti çoktan geldi.