İnsan hayatının en mukaddes, en hesapsız ve en saf duygularından biri ebeveynliktir. Anne ve baba için çocuk; Allah’ın kendilerine bahşettiği en büyük lütuf, dünya gözüyle gördükleri en kıymetli emanettir. Evlatları için gecenin en tatlı uykularını tereddüt etmeden böler, yemez yedirir, içmez içirir, giymez giydirirler . Hiçbir fedakarlıktan kaçınmayarak onları adeta eller üstünde taşırlar . Çünkü anne ve baba için evlat, sadece geleceğin bir güvencesi değil; ömür yolculuğunda birer yoldaş, dert ortağı ve sırdaştır .

Ancak hayat, her zaman aynı çizgide akmaz. Gel zaman git zaman, yıllar acımasızca geçer .O saçını süpürge eden annenin, ömrünü taş taşımaya adamış babanın beli bükülür, saçlarına aklar düşer .Yaşlılık gelip kapıyı çaldığında insan elden ayaktan çekilir .Hele bir de buna ekonomik imkansızlıklar eklenirse, hayat o yaşlı bedenler için büsbütün ağır bir yüke dönüşür .

İşte tam bu evrede, hani atalarımızın "Karaman’ın koyunu, sonra çıkar oyunu" dediği o acı imtihan başlar . Hayat sahnesindeki o sahte maskeler düşer ve asıl oyun sahnelenir. Canından can verdikleri, üzerine titredikleri evlatlarının gözünde anne ve baba, yaşlandıklarında adeta bir futbol topuna dönüverir . Çocuklar, sorumluluktan kaçmak için birbirlerine pas atar gibi yaşlı anne babalarını bir evden diğerine fırlatırlar . Ne acıdır ki; bir anne ve baba yemez içmez on çocuğa bakar, onları büyütecek gücü yüreğinde bulur da; o on çocuk bir araya gelip bir anneye, bir babaya bakamaz.Bir ananın tek bir karnına sığan koca bir çınar, koca dünyaya ve onca evladın evine sığdırılamaz. O mübarek insanlar, evlatlarının yanında sıcak bir aş, güler bir yüz beklerken adeta taş yerler; yatakları buz gibi betona döner .Çocuklarının bir zamanlar kulaklarına bülbül sesi gibi gelen o tatlı kelamları, artık birer karga çığlığına bürünmüştür .Anne ve babanın yüzündeki o eski gülücükler solar, yerini gözlerinden dökülen hüzne ve yüreklerindeki yangına bırakır .Ve sonunda o kaçınılmaz, o bencilce gün gelip çatar. Çocuklar bir araya toplanıp anne ve babanın karşısına geçerler .Yüzlerinde sahte bir tebessüm, dillerinde ise kendi vicdanlarını rahatlatmak için uydurdukları o maskeli teklif vardır:
"Anne, baba; biz sizin rahatınız, sağlığınız ve iyiliğiniz için en doğrusunun bu olduğuna karar verdik. Sizi bir huzurevine yatıralım...

O an, sanki zaman durur; ananın da babanın da dünyası kapkara bir karanlığa gömülür .Kolay değildir; ömrünü adadığın, canından can verdiğin evlatların tarafından eski bir eşya gibi bir kenara atılmak... Dile kolay; bir ömür feda edilen o yuva, o hatıralar, o mukaddes yaşanmışlıklar bir kalemde nasıl terk edilir? Evlatlarının yüzündeki o yapay kararlılığa bakan ananın, babanın boğazına amansız bir düğüm saplanır .Gözleri dolar ama yaş akıtamazlar; çünkü o an gözyaşları bile dışarıya değil, yüreklerine doğru akar .Bir ömrün tüm emeğinin, uykusuz gecelerinin, gençliklerinin gözlerinin önünden akıp gittiği o saniyelerde, dudakları titreyerek derinden bir iç geçirirler:

"Demek yılların, bunca fedakarlığın karşılığı buymuş..."

Bu öyle bir iç geçiriştir ki, içinde kırk yıllık bir emeğin hüsranı, evlada duyulan sitemin en ağırı gizlidir .Yemedikleri lokmalar, giymedikleri her bir hırka şahit olur bu vefasızlığa .Kendi elleriyle büyütüp kanatlandırdıkları kuşlar, şimdi onları kendi yuvalarından sürgün etmektedir. Bir zamanlar kokusuna doyamadıkları evlatları, şimdi onları dört duvarın ardına bırakıp arkalarına bakmadan uzaklaşmaktadır .
Yaşlı bedenleri o an biraz daha bükülür .Çünkü omuzlarına çöken bu vefasızlık yükü, geçen upuzun yılların fiziki yükünden çok daha ağırdır .Bu yazı; evlatlık vazifesini unutanlara bir ihtar, toplumsal vicdanımıza ise sarsıcı bir ayna tutma çabasıdır .Unutulmamalıdır ki, anne babasına vefa göstermeyenlerin "oyunu" da elbet bir gün tarih önünde ve evlatlarının gözünde aynı acıyla son bulacaktır.

VEFA REVA MIYDI?
Sırf onlar üşümesin diye,
Güneşi söküp hırka yaptın ömründen.
Yemedin, yedirdin;
Gözünden sakındın her birini,
Kendi gençliğini hiçe sayarak...
Şimdi takvimler yaşlılığı gösterince,
Yorgun dizlerine derman tükenince,
"Yer darlığı" dediler, "zaman azlığı" dediler...
Sığdıramadılar seni saray gibi evlere.
Bir valize sığdı koca bir hayatın hatırası,
Şimdi uzak bir pencere kenarında,
Gözlerin kapıda, kulağın seste...
Bir ömürlük o kutsal fedakârlığa,
Ödül diye verilen, bu soğuk odalar mıydı?