İstanbul Erkek Lisesi’nde düzenlenen mezuniyet töreninde yaşananlar, birkaç gün içinde ülke gündeminin en çok konuşulan eğitim başlıklarından biri hâline geldi. Öğrencilerin okul müdürü konuşma yaparken sırtlarını dönmesi, törenin yarıda kalması ve sonrasında yaşanan tartışmalar farklı kesimler tarafından farklı şekillerde yorumlandı.
Kimi bu tabloyu gençlerin demokratik tepkisi olarak okudu. Kimi ise eğitim kurumlarında giderek derinleşen bir aidiyet ve otorite krizinin yansıması olarak değerlendirdi.
Ancak meselenin görünen yüzünün ötesinde daha önemli bir soru bulunmaktadır:
Gerçekten sırt dönülen sadece bir okul müdürü müdür?
Yoksa burada daha derin, daha yapısal ve daha uzun süredir biriken bir eğitim meselesiyle mi karşı karşıyayız?
Son yıllarda eğitim dünyasında sıkça konuşulan konulardan biri de uluslararası diploma programlarıdır. IB, Abitur ve benzeri uygulamalar; yabancı dil yeterliliği, akademik disiplin ve uluslararası geçerlilik gibi avantajlarıyla öne çıkarılmaktadır. Elbette dünyayı tanıyan, farklı kültürlerle iletişim kurabilen bireyler yetiştirmek önemlidir. Ancak burada üzerinde durulması gereken daha temel bir soru vardır: Dünyaya açılırken kendimiz olarak kalabiliyor muyuz?
Bir eğitim programı yalnızca ders içeriklerinden ibaret değildir. Her müfredat, aynı zamanda bir insan tasavvuru, bir tarih okuması ve bir medeniyet anlayışı taşır. Bu nedenle eğitimde kullanılan her modelin hangi kültürel zeminde ortaya çıktığını sorgulamak gerekir.
Bugün tartışılması gereken husus, kökleri farklı medeniyet ve tarih tasavvurlarına dayanan IB ve Abitur gibi programların, Millî Eğitim Bakanlığına bağlı okullarda yerli ve millî bir muhteva ile yeniden yorumlanmadan uygulanıyor olmasıdır. Sorun, öğrencilerin yabancı dil öğrenmesi ya da uluslararası standartlarda eğitim alması değildir. Sorun; kendi tarihini, kültürünü ve medeniyet birikimini merkeze almayan bir eğitim anlayışının zamanla zihinsel bir bağımlılık üretme riskidir.
Bir milletin geleceği, yalnızca teknoloji üretmesiyle değil; kendi hikâyesini anlatabilmesiyle de şekillenir. Eğer gençlerimiz dünya tarihini öğrenirken Malazgirt’i, Çanakkale’yi ve İstiklal Harbi’ni ikinci planda bırakıyorsa; dünya edebiyatını tanırken Yahya Kemal’i, Mehmet Akif’i ve Sezai Karakoç’u yeterince tanımıyorsa; burada üzerinde düşünülmesi gereken bir mesele vardır.
Son günlerde bazı köklü liselerde yaşanan tartışmalar da bu meselenin yalnızca akademik bir program tartışması olmadığını göstermektedir. Bir mezuniyet töreninde öğrencilerin okul yöneticilerine sırt dönmesi, veliler ile eğitim yöneticilerinin karşı karşıya gelmesi veya okulların ideolojik kamplaşmaların sahnesi hâline gelmesi; üzerinde durulması gereken daha derin bir soruna işaret etmektedir.
Çünkü eğitim kurumları, toplumsal kutuplaşmaların üretildiği değil; ortak aidiyetlerin inşa edildiği mekânlar olmalıdır. Bir okulun en büyük başarısı yalnızca dünyanın saygın üniversitelerine öğrenci göndermesi değildir. Aynı zamanda ülkesine, milletine ve değerlerine bağlı; eleştirebilen ama aidiyetini kaybetmeyen gençler yetiştirebilmesidir.
Bugün bazı okullarımızın etrafında oluşan tartışmalar bize şu soruyu yeniden sordurmaktadır: Gençlerimize yalnızca küresel bir kariyer mi vaat ediyoruz, yoksa onları bu toprakların hikâyesine de ortak edebiliyor muyuz?
Unutmamak gerekir ki, köklerinden koparılan bir ağacın dalları ne kadar yükselirse yükselsin ilk fırtınada savrulma riski taşır. Eğitim de böyledir. Köklerini tarihinden, kültüründen ve medeniyetinden almayan bir eğitim anlayışı; bilgi üretebilir, diploma verebilir, hatta başarı hikâyeleri yazabilir. Ancak aidiyet üretemez.
Eğitimde evrensellik ile yerlilik birbirinin alternatifi değildir. Asıl başarı, evrenseli kendi medeniyet süzgecimizden geçirerek yorumlayabilmektir. Japonya bunu yapmıştır. Güney Kore bunu yapmıştır. Kendi kültürel kodlarını koruyarak dünyaya açılmışlardır. Türkiye’nin de ihtiyacı olan budur.
Bu nedenle mesele, IB ya da Abitur’a kategorik olarak karşı çıkmak değildir. Mesele, bu programların hangi içerikle, hangi amaçla ve hangi kimlik perspektifiyle uygulandığıdır. Eğer uygulanacaksa, bu programlar Türk milletinin tarihini, kültürünü, dilini ve medeniyet tasavvurunu dışlayan değil; onları güçlendiren bir anlayışla yeniden ele alınmalıdır.
Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey; dünyaya kapalı bir eğitim anlayışı değil, dünyayı tanırken kendine yabancılaşmayan bir eğitim vizyonudur. Gençlerimiz birden fazla dil öğrenebilir, dünyanın farklı üniversitelerinde eğitim görebilir, küresel ölçekte başarılar elde edebilir. Ancak bütün bunları yaparken hangi medeniyetin evladı olduklarını, hangi tarihin mirasını taşıdıklarını ve hangi millete karşı sorumlulukları bulunduğunu da unutmamalıdır.
Çünkü eğitim sadece meslek kazandırmaz; aidiyet kazandırır. Sadece diploma vermez; şahsiyet inşa eder. Ve şahsiyetini kaybeden toplumların elde ettiği diplomalar, onları güçlü değil, başkalarına bağımlı hâle getirir.
DURMUŞ ÇELİKTEN
Eğitimci - Yazar
