İlk insan ve ilk peygamber Hz. Âdem Aleyhisselam’dan günümüze kadar insanlığın önünde iki yol vardır: Hak ve batıl. Bu iki yol, birbirinden keskin çizgilerle ayrılmıştır. İnsan ise Allah’ın kendisine verdiği akıl, irade ve tercih imkânıyla hangi yolda yürüyeceğine kendisi karar verir.

Allah, insana cüz’î irade vermiştir. İnsan yaptığı tercihlerden, attığı adımlardan ve ortaya koyduğu davranışlardan sorumludur. İyilik yapan iyiliğinin karşılığını bulur, kötülük yapan ise yaptığı kötülüğün sonucuyla karşılaşır. Çünkü insanın sorumluluğu, başkasının yaptıklarından değil, kendi yaptıklarından doğar.

Kur’an-ı Kerim bu gerçeği şöyle ifade eder: “İyi işler yapan kendisi için yapmıştır, kötülük yapanın da kötülüğü kendinedir; sonra Rabbinize döndürüleceksiniz.” (Câsiye, 45/15)

İnsanın hayatındaki en büyük imkânlardan biri de tövbe kapısının açık olmasıdır. İnsan hata yapabilir, günaha düşebilir, yanlış bir yola sapabilir. Fakat bütün bunlara rağmen dönüş kapısı kapanmış değildir. Samimi bir tövbe ile insan Rabbine yönelip işlediği günahlardan pişmanlık duyabilir ve hayatını yeniden şekillendirebilir.

Ancak tövbe, yalnızca dil ile “pişmanım” demekten ibaret değildir. Gerçek tövbe; yapılan yanlışı fark etmek, pişman olmak, onu terk etmek ve mümkün olduğunca telafi etmeye çalışmaktır.

İman ve Amel

İman; Allah’ın varlığına ve birliğine, meleklerine, peygamberlerine, kitaplarına, ahiret gününe ve kadere inanmaktır. Fakat iman yalnızca kalpte taşınan bir inanç olarak kalmamalıdır. İman, insanın hayatına ve davranışlarına da yansımalıdır.

Amel ise insanın inancını davranışlarıyla ortaya koymasıdır. İşte burada insanın karşısına önemli bir soru çıkar: “İnandığımız gibi mi yaşıyoruz, yoksa yaşadığımız hayatı din zannederek mi inanıyoruz?”

Çünkü insan, inandığını hayatına yansıtmadığı zaman, zamanla yaptığı davranışları normalleştirebilir. Bir süre sonra da kendi hayat tarzını inancının ölçüsü hâline getirebilir. Oysa ölçü insanın nefsinde değil, Hak’tadır.

Hak ile batıl arasındaki çizgi bazen çok belirgin, bazen de insanın nefsinin arzuları sebebiyle bulanık görünebilir. Fakat hakikat değişmez. İnsan değişebilir, zaman değişebilir, şartlar değişebilir; ancak doğru ile yanlışın, hak ile batılın ölçüsü kişinin kendi çıkarlarına göre şekillenmemelidir.

İnsan bu dünyada yaptıklarının sorumluluğunu taşıyarak yaşar. Hiç kimse başkasının günahını yüklenmez. Her insan, kendi tercihlerinin hesabını vereceği bir güne doğru ilerlemektedir.

Bu nedenle hayat, sadece “Ben neye inanıyorum?” sorusundan ibaret değildir. Asıl soru şudur: “İnandığım şey hayatımda ne kadar karşılık buluyor?”

Çünkü iman, insanın sadece dilinde değil; ahlakında, vicdanında, adaletinde, merhametinde, kul hakkına bakışında ve günlük hayatındaki davranışlarında da kendisini göstermelidir.

Sonuçta insanın önünde iki yol vardır: Hak ve batıl. Tercih ise kendisine bırakılmıştır. Yolumuzu seçeriz, yürürüz ve sonunda seçtiğimiz yolun bizi götürdüğü yere varırız.

Unutulmamalıdır ki insanın önüne tercih imkânı konulmuş, doğru ve yanlış gösterilmiş, hata ettiğinde tövbe edebilmesi için kapı açık bırakılmıştır. Bundan sonrası insanın iradesine ve tercihine kalmıştır.

Ve bir gün herkes, kendi yaptıklarıyla baş başa kalacaktır. Çünkü iyilik yapan kendi iyiliği için, kötülük yapan da kendi kötülüğü için yapar. Ve sonunda dönüş, âlemlerin Rabbi olan Allah’adır.

Vesselam.