Türkiye’nin eğitim sistemi, yıllardır yapısal reformlar ve sistem değişiklikleri arasında pusulasını ararken; 4+4+4 olarak bilinen 12 yıllık zorunlu eğitim modeli, bugün gelinen noktada pedagojik bir gereklilikten ziyade özünden koparıldığı için toplumsal bir sancıya dönüşmüş durumdadır.
1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu’nun ruhuna aykırı uygulamalar, okul koridorlarında yankılanan sessiz bir çığlığa dönüşüyor: Akademik başarıya zorlanan ama mesleki geleceği çalınan çocuklar.
“Okul, Müdürü ve Öğretmeni Kadardır.”
Lafı söylenir, günümüzde…
Bir eğitim kurumunun niteliği, tabelasındaki isimle değil; o kurumu yöneten müdürün basireti ve öğretmeninin özverisiyle ölçülür.
İdareci, sadece kuralları mekanik bir şekilde uygulayan bir memur değil; sürekli kendini güncelleyen, etrafına güven veren ve devletini liyakatle temsil eden bir figür olmalıdır.
Ancak mevcut sistemde sorunların kaynağı, bizzat kuralların esnemezliği ve gerçeklikten kopuk oluşudur.
Bugün sıradanlaşmış "Anadolu Lisesi" tabelası altındaki okullar, akademik kapasitesi bu yükü taşımaya uygun olmayan öğrencilerle dolup taşmaktadır.
İlköğretim kademesinde "kaynaştırma" adı altında sisteme dahil edilen, öğrenme ve davranış problemleri yaşayan çocukları lise sıralarında dört duvar arasına hapsetmek, en hafif tabiriyle bir **"eğitim mobbingi"**dir. Bu çocukları akranlarının önünde "öğrenemeyen" olarak afişe etmek; sadece öğrenciyi değil, aileyi ve okul iklimini de zehirlemektedir.
Sokaktaki Tehlike: Diziler ve Çeteler…
Okulun dışındaki dünya, içerideki bu boşluğu doldurmak için pusuda bekliyor.
Enerjisini atabileceği sportif alanlardan (Anayasa/59) ve mesleki yönlendirmeden mahrum kalan genç, okul içinde akran zorbalığına bulaşırken soluğu sokakta alıyor ve enerjisini, akran zorbalıklarında atıyor.
Televizyon dizilerinin pompaladığı "sahte kahramanlar", sosyal medyanın kurduğu tuzaklar ve sokak çeteleri; okulda aidiyet hissedemeyen bu çocukları hızla yutuyor.
Öğretmen ve okul idaresi ise bu tablo karşısında çaresiz.
Medyanın okul ve yargı erki üzerinde "Demokles’in Kılıcı" gibi sallanan abartılı manşetleri, yürütmenin ve okul yönetiminin elini kolunu bağlamaktadır.
Çözüm mü?…
Yöneltme ve Çıraklık
Avrupa’nın örnek alınan eğitim modellerine bakıldığında gerçekler gün gibi ortadadır.
Almanya, öğrencilerini 4. sınıftan itibaren yeteneklerine göre yönlendirirken;
Finlandiya, öğretmen özerkliğini politik kaygılara kurban etmez.
Bizim çözümümüz de bellidir: 1739 sayılı Kanun’un ruhuna uygun olarak, ilkokuldan itibaren (özellikle 5. sınıfta) etkin bir yöneltme sistemi kurulmalıdır. Akademik eğitime devam etmek istemeyen veya yeteneği zanaata, sanata, spora dönük olan çocuklar; usta-çıraklık ilişkisinin işlendiği mesleki eğitim ve yaygın eğitim kanallarına yönlendirilmelidir.
Bu; hem öğrencinin özgüveni hem de ülkenin ihtiyaç duyduğu nitelikli iş gücü için bir zorunluluktur.
Bu gün var olanda bir sorun var….!
Hukuki ve Pedagojik Sorumluluk…
Anayasa’nın 2, 5, 17, 42 ve 58. maddeleri; eğitim sisteminin bireyin mutluluğu ve gelişimi üzerine inşa edilmesini emreder. Yasama görevini yapmalı, aileye çocuk yetiştirme konusunda maddi-manevi yaptırım gücü olan sorumluluklar verilmeli; yargı ise medyanın popülist baskısından arınmalıdır.
Hülasa;
Eğitim, bir ideolojik kavga alanı değil; bir ülkenin geleceğini inşa etme sanatıdır.
Bu sanatı icra ederken çocuklarımızı sistemin çarkları arasında ezilmeye terk etmek, geleceğimize ihanettir.
Eğer okul koridorlarındaki o sessiz çığlığı bugün duymazsak, yarın toplumun her tabakasında yankılanacak bir sosyal krizle yüzleşmek zorunda kalacağız.
Devletin asli görevi, her çocuğa akademik bir diploma dayatmak değil; her ferdin içindeki cevheri bulup onu topluma kazandıracak yolları açmaktır.
Unutulmamalıdır ki; bir ülkenin gücü, sadece lise , yüksek okul/üniversite mezunu sayısıyla değil, zanaatından bilimine kadar her alanda kendine yer bulabilmiş yaşantısına yenilikler katabilen "mutlu ve huzurlu" nesillerin varlığıyla ölçülür.
Dileğiyle…….
