Bir ülkenin geleceği sınıflarda şekillenir. Sınıfların iklimini ve vizyonunu belirleyenler ise en az öğretmenler kadar okul yöneticileridir. Bu nedenle eğitim yöneticilerinin seçimi, sıradan bir bürokratik atama işlemi değil; doğrudan devletin ve toplumun geleceğini ilgilendiren bir liyakat meselesidir.

Ancak yıllardır eğitim camiasının kanayan yarası haline gelen temel sorun; yönetici atamalarında objektif ve ölçülebilir kriterlerin mi, yoksa sendikal ve siyasi yakınlıkların mı belirleyici olduğudur. Bu soru şeffaf bir şekilde cevaplanmadığı ve zihinlerdeki şüpheler giderilmediği sürece, eğitimde adaletten ve kurumsal güvenden söz etmek ne yazık ki mümkün değildir.

Emanet Bilinci ve Mülakat Kıskacı

İslam ahlakının ve evrensel yönetim ilkelerinin en temel prensiplerinden biri olan “emaneti ehline vermek”, sadece bireysel bir öğüt değil, kamusal yönetimin de temel taşıdır. Tarih boyunca devlet yönetiminden bilime, sanattan eğitime kadar yükseliş dönemlerinin ortak paydası, görevlerin liyakat sahibi insanlara verilmesi olmuştur.

“Liyakatin terk edildiği yerde sadakat körleşir, kurumlar çürür.”

Bugün ise binlerce öğrencinin, öğretmenin ve velinin geleceğini etkileyecek okul yöneticilerinin; ucu açık, denetlenmesi güç ve çoğu zaman nesnel kriterlerden uzak birkaç dakikalık mülakatlarla değerlendirilmesi kamu vicdanında derin yaralar açmaktadır. Yazılı sınavlarda yüksek başarı gösteren eğitimcilerin, mülakat odalarında gerekçesiz şekilde elenmesi yalnızca bireysel bir mağduriyet değil; eğitim sisteminin nitelikli insan kaynağını kaybetmesi anlamına gelmektedir.

Okul, Tek Kişilik Bir Sahne Değildir

Bir okulun başarısı; öğretmeninden memuruna, öğrencisinden velisine kadar geniş bir ekibin ortak emeğinin sonucudur. Yıllarca okuluna hizmet etmiş, hakkında herhangi olumsuzluk bulunmayan, projeler üretmiş, çalıştığı ortamlarda çalışma arkadaşlarına, çevresine karşı güven duygusu geliştirmiş ve kurum içi sinerji oluşturarak yönetişim anlayışı ile başarılı performans sergilemiş idealist yöneticilerin kaderinin, sendikal veya siyasi aidiyetlerin gölgesinde kalan sübjektif değerlendirmelere bağlanması adalet duygusunu kökten sarsmaktadır.

Bu durum yalnızca bireysel hak kayıplarına yol açmamakta; aynı zamanda sistem içerisinde üretmeye ve katkı sunmaya çalışan nitelikli eğitimcilerin motivasyonunu ve sisteme olan güvenini de zedelemektedir.

Hukukun Üstünlüğü ve “Sınırsız Takdir Yetkisi” Yanılgısı

Hukuk devleti ilkesi, kamu otoritesine hiçbir alanda sınırsız takdir yetkisi tanımaz. İdari işlemler somut, denetlenebilir ve objektif gerekçelere dayanmak zorundadır.

Nitekim idare mahkemeleri ve Danıştay tarafından verilen çok sayıda kararda; adaylara somut gerekçeler gösterilmeksizin mülakatlarda düşük puan verilmesi hukuka aykırı bulunmuştur. Buna rağmen yargı kararlarının etkisiz bırakılmaya çalışılması veya farklı yöntemlerle aynı sonuçların üretilmesi, sadece hukuki bir sorun değil; aynı zamanda ciddi bir ahlaki ve kurumsal yozlaşma göstergesidir.

Sonuç Olarak:

Eğitimde Adalet, Geleceğe Yatırımdır

Eğitimde liyakat, yalnızca bir personel politikası değildir; bir devletin kendi geleceğine yaptığı en stratejik yatırımdır.

Adaletin zedelendiği yerde güven barınamaz. Güvenin olmadığı yerde ise ne güçlü kurumlar inşa edilebilir ne de nitelikli nesiller yetiştirilebilir.

Geleceğimizi gerçekten teminat altına almak istiyorsak, eğitim yöneticilerinin seçiminde liyakat, ehliyet ve hakkaniyet ilkelerini tartışmasız şekilde hâkim kılmak zorundayız.

Çünkü mesele birkaç yöneticinin atanması değil; geleceğimizi kimin yöneteceğine karar verilmesidir.

“"Bir milletin kalkınması, yetiştirdiği insanın kalitesiyle ölçülür." N.ERBAKAN