Hz. Muhammed’in (s.a.v.), Ezd kabilesinden zekât toplamakla görevli (memur/tahsildar) olarak İbnü'l-Lütbiyye'yi görevlendirmişti. Bu kamu görevlisi İbnü’l-Lütbiyye’ye yönelttiği “Sen ananın babanın evinde otursaydın, bu hediyeler sana yine de verilir miydi?” sorusu, kamu gücünü kullanan herkes için bugün de geçerliliğini koruyan evrensel bir adalet ölçüsüdür. Bu sorunun özünde, elde edilen menfaatin kişinin şahsından mı, yoksa taşıdığı makamın ve sahip olduğu nüfuzun sağladığı imkânlardan mı kaynaklandığı meselesi yatar.
Kamu makamları kişisel çıkarların değil, millete hizmetin araçlarıdır. Bu nedenle belediyelerdeki ihale, imar, taşınmaz ve iştirak işlemlerine ilişkin çıkar ilişkisi iddiaları da kamu yararı, şeffaflık ve hesap verebilirlik ilkeleri çerçevesinde değerlendirilmelidir. Kamu kaynaklarının belirli kişi veya çevrelere ayrıcalık sağlamak amacıyla kullanıldığına ilişkin iddialar, yalnızca idari işleyişi değil, adalet duygusunu ve kurumlara duyulan güveni de yakından ilgilendirir. Bununla birlikte, iddialarla kanıtlanmış suçları birbirinden ayırmak, masumiyet karinesini korumak ve hukuku herkese eşit uygulamak temel bir hukuk devletinin vazgeçilmezidir.
Sermaye Piyasalarında Güven Krizi
Kamu kaynaklarının doğru kullanılmasının yanı sıra, vatandaşların kişisel birikimlerinin korunması da güvenilir bir devlet ve adil bir ekonomi için hayati önem taşır. Bu açıdan, Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) ve Borsa İstanbul (BİST) ekseninde gündemi meşgul eden tartışmalar ile yatırımcı mağduriyetlerine ilişkin haberler dikkatle ele alınmalıdır. Vatandaşın yıllarca çalışarak biriktirdiği parasını emanet ettiği yatırım fonlarında şeffaflık, doğru bilgilendirme ve etkin denetim temel güvencelerdir. Fon yönetiminde usulsüzlük, yatırımcıların yanıltılması veya piyasa manipülasyonu iddiaları, yalnızca maddi kayıplara yol açmakla kalmaz; sermaye piyasalarına ve denetleyici kurumlara duyulan güveni de sarsar.
Özellikle denetim mekanizmalarının yeterince etkili işlemediğine ilişkin endişeler ve kamuoyuna yansıyan fon, SPK ve BİST bağlantılı gelişmeler, vatandaşların yalnızca piyasalara değil, bu piyasaları denetlemekle görevli kurumlara ve siyasi iradeye duyduğu güveni de aşındırma riski taşımaktadır. Birikimlerini korumak için devlete ve ilgili kurumlara güvenmek isteyen vatandaşlar, haklı olarak şu soruları sormaktadır:
- Denetim görevini kim, ne ölçüde yerine getirmektedir?
- Olası usulsüzlükler zamanında tespit edilmekte midir?
- Yatırımcıların hakları zarar gördüğünde etkili ve tarafsız mekanizmalar devreye girmekte midir?
Bu soruların cevapsız kalması, ekonomik kayıpların ötesinde, yönetim anlayışına ve kamusal sorumluluk bilincine ilişkin güven sorununu derinleştirebilir. Çünkü vatandaşların beklentisi yalnızca zararlarının telafi edilmesi değil, benzer mağduriyetlerin önlenmesi ve sorumluların kim olursa olsun hesap vermesidir.
Çözüm: Şeffaf Yönetim ve Bağımsız Denetim
Bu noktada SPK’nin gözetim ve denetim sorumluluğu, BİST’te adil ve şeffaf piyasa işleyişinin korunması, fon yöneticilerinin hesap verebilirliği ve yatırımcı haklarının güvence altına alınması büyük önem taşımaktadır. İddialar somut deliller ışığında incelenmeli, gerekli soruşturmalar tarafsız biçimde yürütülmeli ve hukuka aykırılık tespit edildiğinde sorumlular hesap vermelidir.
Ekonomik sıkıntıların arttığı dönemlerde vatandaşların beklentisi açıktır: Vergilerinin kamu yararına kullanılması, kişisel birikimlerinin korunması ve sorumluluk taşıyan kurumların görevlerini etkin biçimde yerine getirmesi. Siyasi iradenin sorumluluğu, yalnızca kurumların görevlerini yerine getirdiğini ifade etmekten ibaret değildir. Asıl sorumluluk, denetim mekanizmalarının gerçekten işlediğini somut sonuçlarla ortaya koymaktır.
Çözüm; siyasi tartışmaları derinleştirmekten değil; yerelde ve merkezi yönetimde şeffaf idareden, sermaye piyasalarında bağımsız ve etkin denetimden, güvenilir fon yönetiminden ve hukukun herkese eşit uygulanmasından geçer. Kamu görevini yürüten hiç kimse siyasi kimliği, makamı, ekonomik gücü veya nüfuzu nedeniyle ayrıcalıklı tutulmamalıdır. Aynı şekilde, hiçbir kişi ya da kurum somut delillerle desteklenmeyen iddialar üzerinden peşinen suçlu ilan edilmemelidir. Adalet, hem hesap sorulmasını hem de herkesin hukuk önünde eşit biçimde korunmasını gerektirir.
Sonuç: Emanete Sadakat
Asırlar öncesinden gelen o soru, bugün de geçerliliğini korumaktadır: “Makamınız, yetkiniz veya nüfuzunuz olmasaydı bu menfaat size yine sunulur muydu?”
Bu soru; belediye yöneticilerine, kamu kaynaklarını kullananlara, yatırım fonlarını yönetenlere ve denetim sorumluluğu taşıyan kurumlara yöneltilmelidir. Çünkü emanete sadakat, yalnızca inancın bir gereği değil, aynı zamanda adil devletin, güvenilir ekonominin ve huzurlu toplumun temelidir.
“Ey iman edenler! Allah’a ve Peygamber’e hainlik etmeyin; bile bile kendi emanetlerinize de hainlik etmeyin.” (Enfâl, 8/27)
Gerçek güvenilirlik, emanetin sahibi yanında yokken de ona sadık kalabilmektir.
