Bazı yolculuklar insanı bir yere götürür, bazıları ise insanı kendine getirir.

Kâbe’yi ilk gördüğümde yaşadığım heyecanın ardından artık umre ibadetimizin en önemli aşamalarından birine, tavafa başlamıştık.

Yıllardır namazlarımızda yöneldiğimiz kıblemiz, şimdi tam karşımızdaydı. Her gün beş vakit uzaktan yöneldiğimiz Beytullah’ın etrafında, dünyanın dört bir yanından gelen Müslümanlarla birlikte yürüyorduk.

Diller farklıydı…

Renkler farklıydı…

Ülkeler, kültürler, hayat hikâyeleri farklıydı…

Ama yönümüz birdi.

Niyetimiz birdi.

Rabbimiz birdi.

İşte o an, İslam kardeşliğinin ne demek olduğunu bir kez daha düşündüm.

Dünyanın farklı coğrafyalarından gelen, birbirini hiç tanımayan binlerce insan, aynı merkezin etrafında dönüyordu.

Kimsenin makamı sorulmuyordu.

Kimsenin unvanına bakılmıyordu.

Kimin zengin, kimin fakir olduğu önem taşımıyordu.

Herkes aynı saftaydı.

Herkes aynı kulluğun içindeydi.

Çünkü Allah’ın huzurunda insanı değerli kılan makamı, serveti veya unvanı değil; takvasıydı.

Yedi Şavt, Bir Ömürlük Muhasebe

Tavaf, Hacerülesved hizasından başlayarak Kâbe’nin etrafında yedi defa dönmekten ibaret gibi görünebilir.

Oysa insan o kalabalığın içinde yürürken yalnızca ayakları hareket etmiyor.

Zihni de çalışıyor.

Kalbi de konuşuyor.

Vicdanı da kendisini sorguluyor.

Her şavtta hayatımın farklı yönlerini düşündüm.

Geçmişimi…

Yaptıklarımı…

Yapamadıklarımı…

Kırdığım gönülleri…

Farkında olmadan incittiğim insanları…

Bazen dünya telaşı içerisinde ihmal ettiğimiz nice güzellikleri…

İnsan günlük hayatın koşuşturması içerisinde kendisiyle baş başa kalmaya pek fırsat bulamıyor.

Bir okulun sorumluluğu, öğrenciler, öğretmenler, veliler, toplantılar, yetişmesi gereken işler…

Hayat sürekli bir yerlere yetişme telaşıyla geçiyor.

Ama Kâbe’nin etrafında yürürken insan başka bir gerçeği fark ediyor:

Dünyada yetişmemiz gereken pek çok iş var; fakat asıl unutmamamız gereken, Rabbimizin huzuruna nasıl çıkacağımızdır.

O kalabalığın içerisinde bu düşünce zihnimde daha da anlam kazandı.

Tavaf boyunca yapılan duaların arasında kendi hayatımı da yeniden değerlendirme fırsatı buldum.

Rabbimden affını istedim.

Ailem için dua ettim.

Sevdiklerimi, dostlarımı ve üzerimde hakkı bulunan insanları hatırladım.

Ve gönlümde taşıdığım en özel niyazları da Rabbime arz ettim.

Çünkü insan bazen herkese anlatamadığı arzularını, en samimi şekilde yalnızca Rabbine açabiliyor.

Bir Merkezin Etrafında Dönmek

Tavaf ederken üzerinde en çok düşündüğüm hususlardan biri de hayatın merkezi meselesiydi.

İnsan hayatı boyunca pek çok şeyin etrafında dönüyor.

Kimi zaman makamın…

Kimi zaman paranın…

Kimi zaman başarının…

Kimi zaman da bitmek bilmeyen dünya telaşlarının…

Bazen farkında olmadan hayatımızın merkezine kendimizi yerleştiriyoruz.

Her şey bizim istediğimiz gibi olsun istiyoruz.

Herkes bizi anlasın, herkes bize hak versin istiyoruz.

Oysa tavaf, insana bambaşka bir hakikati hatırlatıyor.

Hayatın merkezinde insanın kendi arzuları değil, Allah’ın rızası olmalıdır.

Kâbe’nin etrafında dönerken bu düşünce zihnimde daha da belirginleşti.

Aslında mesele yalnızca yedi defa dönmek değildi.

Mesele, tavaftan sonra da hayatımızın yönünü doğru belirleyebilmekti.

Çünkü insanın gerçek kulluğu, yalnızca mukaddes mekânlarda değil; evinde, işinde, ailesinin yanında ve insanlarla olan ilişkilerinde de kendisini göstermeliydi.

Makam-ı İbrahim’den Zemzem’e

Tavafımızı tamamladıktan sonra iki rekât tavaf namazımızı kıldık.

Makam-ı İbrahim’i düşündüm.

Hz. İbrahim’in ve oğlu Hz. İsmail’in, Allah’ın emriyle Kâbe’yi yükseltirken gösterdikleri teslimiyeti…

Bir babanın ve oğlunun aynı ilahi gayede buluşmasını…

Kur’an-ı Kerim’de onların dilinden aktarılan şu dua, insanın gönlüne ne kadar da dokunuyor:

“Rabbimiz! Bizden kabul buyur. Şüphesiz Sen hakkıyla işiten ve hakkıyla bilensin.”
(Bakara Suresi, 127. ayet)

Bu dua üzerinde uzun uzun düşünmek gerekiyor.

Hz. İbrahim ve Hz. İsmail gibi iki peygamber, böylesine büyük bir ibadeti yerine getirirken bile Rabbimizden kabulünü istiyor.

Demek ki asıl mesele bir ibadeti yapmış olmak değil, o ibadetin Allah katında kabul görmesidir.

Ardından zemzem içtik.

Zemzem…

Hz. Hacer’in çaresizlik içerisinde gösterdiği gayretin ve Allah’ın rahmetinin asırlardır devam eden hatırası…

Bir yudum suyun insanı böylesine derin düşüncelere sevk edebilmesi gerçekten etkileyici.

O an şunu düşündüm:

Bazen insanın çaresiz kaldığı yerde, Allah’ın rahmet kapıları açılıyor.

Yeter ki kul ümidini kaybetmesin.

Safâ ile Merve Arasında: Bir Annenin Mücadelesi

Tavafın ardından Safâ ile Merve arasındaki sa’y ibadetine geçtik.

Burası benim için umrenin en düşündürücü duraklarından biri oldu.

Çünkü burada yalnızca bir ibadeti yerine getirmiyorsunuz.

Bir annenin mücadelesini hatırlıyorsunuz.

Hz. Hacer’i…

Kucağında küçücük yavrusuyla ıssız bir vadide kalan bir anneyi…

Evladı için su arayan, bir tepeden diğerine koşan, bütün imkânlarını seferber eden bir anneyi…

Safâ’dan Merve’ye…

Merve’den Safâ’ya…

Yedi defa…

Bir annenin evladı için gösterdiği gayret, bugün milyonlarca Müslümanın yerine getirdiği bir ibadetin hatırasında yaşamaya devam ediyor.

Burada çok önemli bir ders var.

Hz. Hacer yalnızca beklemedi.

Yalnızca dua etmekle yetinmedi.

Elinden geleni yaptı.

Aradı.

Koştu.

Gayret etti.

Sonra Allah’ın rahmeti zemzemle tecelli etti.

Demek ki tevekkül, hiçbir şey yapmadan beklemek değil; elinden geleni yaptıktan sonra neticeyi Allah’a bırakabilmektir.

Bu düşünce, özellikle bir eğitimci olarak bana çok anlamlı geldi.

Çünkü bizler de öğrencilerimize yalnızca başarıyı değil, gayreti öğretmek zorundayız.

Bir insanın değerini yalnızca ulaştığı sonuçla ölçemeyiz.

Bazen sonuç hemen gelmeyebilir.

Bazen bütün çabalarımıza rağmen istediğimiz noktaya ulaşamayabiliriz.

Ama samimiyetle gösterilen gayret hiçbir zaman değersiz değildir.

Hz. Hacer’in mücadelesi, bunun en güzel örneklerinden biridir.

Bir Evlat Duasının Gölgesinde

Safâ ile Merve arasında yürürken Hz. Hacer’in evladına duyduğu sevgiyi düşünmeden edemedim.

Bir annenin evladı için verdiği mücadele…

Bir babanın evladına dair umutları…

Ve nesiller boyunca devam eden dualar…

O an benim de gönlümden geçen özel bir duam vardı.

Rabbimden bize de hayırlı, sağlıklı, salih ve göz aydınlığı olacak evlatlar nasip etmesini diledim.

Hz. Zekeriyya’nın Kur’an’da yer alan duasını hatırladım:

“Rabbim! Beni tek başıma bırakma. Sen varislerin en hayırlısısın.”
(Enbiyâ Suresi, 89. ayet)

İnsan bazen bir duayı yıllarca kalbinde taşıyor.

Bazen o duanın cevabını bekliyor.

Bazen de beklerken sabrı öğreniyor.

Safâ ile Merve arasında yürürken şunu bir kez daha hissettim:

Allah’ın rahmetinden ümit kesilmez.

Biz kullara düşen; dua etmek, gayret göstermek, sabretmek ve Rabbimizin takdirine güvenmektir.

Çünkü her duanın bir hikmeti, her bekleyişin bir imtihanı vardır.

Tavaf Biter, Kulluk Devam Eder

Sa’y ibadetini tamamladığımızda umremizin son aşamasına gelmiştik.

Saçlarımızı kısaltarak ihramdan çıktık.

Böylece ilk umremizi tamamlamış olduk.

Ama insanın zihninde yeni sorular oluşmaya başlamıştı.

Buradan nasıl bir insan olarak dönecektim?

Günlük hayatımda neleri değiştirecektim?

Daha sabırlı olabilecek miydim?

İnsanlara karşı daha anlayışlı davranabilecek miydim?

Bir eğitimci olarak öğrencilerime, bir yönetici olarak çalışma arkadaşlarıma, bir insan olarak aileme ve çevreme daha fazla fayda sağlayabilecek miydim?

Çünkü umrenin gerçek kazanımı yalnızca orada geçirilen günlerle sınırlı kalmamalıydı.

Asıl mesele, mukaddes topraklarda kazanılan güzellikleri hayatın geri kalanına taşıyabilmekti.

Kâbe’nin etrafında yedi defa dönmek bir ibadetti.

Ama hayatın bütün günlerinde Allah’ın rızasını gözetebilmek, o ibadetin bize bıraktığı en büyük sorumluluklardan biriydi.

O gün bir kez daha anladım ki…

Tavaf Kâbe’nin etrafında tamamlanıyor; fakat kulluk insanın bütün ömrü boyunca devam ediyor.

Bu Durağın Bana Öğrettiği

Tavaf bana eşitliği ve kulluğu öğretti.

Makam-ı İbrahim, yapılan her güzel işin ardından Allah’tan kabul dilemeyi hatırlattı.

Zemzem, rahmetten ümit kesmemeyi…

Safâ ile Merve, gayret ile tevekkülün birbirinden ayrı düşünülemeyeceğini…

Hz. Hacer’in mücadelesi ise bir annenin sevgisinin, sabrının ve inancının asırlar boyunca insanlığa nasıl örnek olabileceğini gösterdi.

Ve bütün bu ibadetlerin ardından zihnimde tek bir düşünce kaldı:

İnsan Kâbe’nin etrafında dönerken, aslında kendi hayatının merkezini yeniden sorgulamalı.

Çünkü önemli olan yalnızca Beytullah’a varmak değil, oradan döndükten sonra da Beytullah’ın Rabbine yönelmiş bir hayat sürdürebilmektir.

Devam edecek…

Durmuş ÇELİKTEN
Eğitimci – Yazar