Müslümanlık, yalnızca dil ile ifade edilen bir kimlik değil, davranışlarla, tercihlerle ve yaşantıyla ispat edilmesi gereken bir hayat anlayışıdır. Bir Müslüman, Allah’a karşı kulluk sorumluluğunun yanı sıra toplum içinde de temsil ettiği değerlerin yükünü taşır. Çünkü o, yalnızca kendisini değil, inandığı dinin ahlakını ve öğretilerini de davranışlarıyla temsil eder. İşte bu nedenle Müslümanın attığı her adım, söylediği her söz ve yaptığı her iş, taşıdığı kimliğin bir yansımasıdır.
Son dönemde kamuoyunda tartışılan fon ilişkileri, şüpheli mali yapılanmalar, şaibeli kazançlar ve hukuki sınırları zorlayan birtakım ilişkiler, bu sorumluluğu yeniden hatırlamamız gerektiğini gösteriyor. Elbette her mali ilişkiyi peşinen suçlamak, her iddiayı kesin hüküm olarak değerlendirmek doğru değildir. Ancak ortada şüphe uyandıran, açıklanması gereken ve kamu vicdanını rahatsız eden meseleler varsa bunların üzeri örtülmemeli; hukuk, şeffaflık ve hesap verebilirlik ilkeleri doğrultusunda aydınlatılmalıdır.
Asıl mesele, bir insanın ne kadar kazandığı değil, o kazancı nasıl elde ettiğidir. Helal kazanç, Müslümanın yalnızca ekonomik tercihi değil, imanının ve ahlakının bir göstergesidir.
Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.), Müslümanların birbirlerine karşı dürüst olmalarını emretmiş, aldatmayı ve hileyi kesin bir şekilde reddetmiştir. Nitekim hadis-i şerifte şöyle buyurulur:
“Kim bizi aldatırsa, bizden değildir.” (Müslim, Îmân 164)
Bu ölçü, yalnızca alışverişte değil; siyasette, ticarette, kamu yönetiminde, sosyal ilişkilerde ve hayatın bütün alanlarında geçerlidir. Müslüman, çıkarı uğruna başkasını aldatamaz; makamını, nüfuzunu veya kendisine duyulan güveni kişisel menfaatine alet edemez.
Âlimlerin ve büyüklerin ahlaki sorumluluğu anlatırken kullandıkları güzel bir benzetme vardır: “Müslüman, beyaz elbise giyen kimse gibidir; üzerindeki en küçük leke bile hemen fark edilir.”
Koyu renkli bir elbiseye düşen leke belki gözden kaçabilir. Ancak bembeyaz bir gömleğe bulaşan küçücük bir kir bile hemen göze çarpar. İşte Müslüman kimliği de böyledir. Toplum, özellikle dinî hassasiyetleriyle tanınan, ahlak ve adalet söylemiyle öne çıkan insanlardan daha yüksek bir dürüstlük ve güvenilirlik bekler. Çünkü bu insanlar yalnızca kendi şahıslarını değil, temsil ettikleri değerleri de görünür hâle getirirler.
Bir insanın yaptığı hata kendisine ait olabilir; fakat din adına konuşan, dindarlığıyla tanınan veya toplumun önünde ahlak dersi veren bir kişinin hatası, temsil ettiği değerlerin de sorgulanmasına neden olabilir. Bu nedenle Müslüman kimliği taşıyan bir insanın, başkalarının sıradan gördüğü yanlışlara karşı bile daha dikkatli olması gerekir.
“Nasıl olsa herkes yapıyor.” düşüncesi, ahlaki yozlaşmanın en tehlikeli kapılarından biridir. Çünkü yanlışın yaygınlaşması, onu doğru hâle getirmez. Haramın normalleşmesi, haramı helal yapmaz. Haksız kazancın çoğalması, onu meşru kazanca dönüştürmez.
Makam, para ve itibar da bir imtihandır
İnsan bazen yoklukla, bazen varlıkla; bazen makamla, bazen şöhretle imtihan edilir. Nefis, çoğu zaman sahip olduklarıyla yetinmez. İnsan bir mevkiye geldiğinde daha fazlasını ister; daha fazla kazanmak, daha fazla güç sahibi olmak ve daha fazla söz sahibi olmak arzusuna kapılabilir. İşte gerçek imtihan burada başlar.
Makam sahibi olmak insanın ahlakını yükseltmiyorsa, para kazanmak vicdanını zayıflatıyorsa, güç sahibi olmak adalet duygusunu köreltiyorsa o makamın ve servetin kişiye hayır getirdiğini söylemek mümkün müdür?
Kur’an-ı Kerim, mal ve evlatların birer imtihan olduğunu bildirirken insanı dünya nimetlerine karşı sorumluluk bilinciyle hareket etmeye çağırır. Bir Müslüman, kazandığı paranın hesabını yalnızca muhasebe kayıtlarında değil, vicdanında ve Allah’ın huzurunda da vereceğini bilmelidir.
Kişisel çıkarlar uğruna kamu menfaatinin zarar görmesi, makamın şahsi kazanca dönüştürülmesi veya insanların güveninin istismar edilmesi, yalnızca hukuki bir mesele değil, aynı zamanda ağır bir ahlaki sorumluluktur.
Ahlakın ölçüsü, başkalarının yaptığı değil, bizim yapmamamız gerekenlerdir
Bugün toplum olarak en büyük sorunlarımızdan biri, yanlışları başkalarının davranışları üzerinden meşrulaştırmaya çalışmamızdır.
“Başkaları da yapıyor.”
“Bu işler böyle yürüyor.”
“Bir şey olmaz.”
“Fırsat varken değerlendirmek gerekir.”
Bu sözler, insanın vicdanını susturmak için kullandığı bahanelerdir. Oysa Müslümanın ölçüsü, başkalarının ne yaptığı değil, Allah’ın ne emrettiği ve vicdanının ne söylediğidir.
Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulur:
“Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun.” (Mâide, 5/8)
Adalet, yalnızca mahkeme salonlarında aranan bir kavram değildir. Adalet; kazançta, ticarette, siyasette, yönetimde ve insan ilişkilerinde hayat bulmalıdır. Hakkı savunmak, yalnızca başkalarının yanlışlarını eleştirmek değildir. Gerektiğinde kendi yanlışını kabul etmek, kendi çevresindeki haksızlığa karşı çıkmak ve menfaatine dokunsa bile doğruyu söyleyebilmektir.
Müslümanlık, yalnızca güzel sözlerden, görünür ibadetlerden ve toplumsal kimlikten ibaret değildir. Müslümanlık, insanın görünmeyen tarafında da dürüst kalabilmesidir. Kimsenin görmediği yerde harama el uzatmamak, kimsenin bilmediği bir ilişkide haksız kazanç sağlamamak, fırsat bulduğunda başkasının hakkını yememek ve gücü eline geçirdiğinde adaletten ayrılmamak… İşte gerçek ahlak budur.
Dindarlık, insanın kendisini başkalarından üstün görmesi değil, kendi nefsini daha ağır bir hesapla karşı karşıya olduğunu bilmesidir.
Unutulmamalıdır ki beyaz elbisenin kıymeti, üzerindeki lekelerin başkalarından daha az olmasında değil, onu temiz tutma gayretinde saklıdır. Müslüman, taşıdığı kimliğin şerefini korumak zorundadır. Çünkü bazen bir kişinin yaptığı yanlış, yalnızca kendi itibarını değil, temsil ettiği değerlerin toplumdaki güvenini de yaralar.
Dünya menfaati geçicidir. Makam gider, servet tükenir, şöhret unutulur. Fakat insanın arkasında bıraktığı ahlak, dürüstlük ve güvenilirlik, onun gerçek mirasıdır.
Asıl mesele, dünyada ne kadar kazandığımız değil, bu dünyadan ayrılırken hangi yüzle Rabbimizin huzuruna çıkacağımızdır.
Beyaz elbisemizi koruyalım. Çünkü o elbise, yalnızca bizim değil, temsil ettiğimiz inancın da elbisesidir.
Unutmayalım: Dünya fani, ahiret bakidir. Vesselam.