Bazı anlar vardır…
İnsan o anı yaşarken zaman durur.
Ne konuşabilirsiniz…
Ne de gözlerinizi başka bir yere çevirebilirsiniz.
Benim için o an, Kâbe’yi ilk gördüğüm andı.
Mekke’ye ulaştığımızda heyecanımızı tarif etmek gerçekten zordu.
Yıllardır adını duyduğumuz, çocukluğumuzdan beri yöneldiğimiz, her namazda kıblesine döndüğümüz Beytullah’a artık birkaç adım kalmıştı.
Mescid-i Haram’ın kapısından içeri girdik.
Rehberimiz, “Başlarınızı eğin, Kâbe’yi ilk gördüğünüzde kaldırın.” diye tembihledi.
Herkes sessizdi…
Kalabalığın içinde derin bir sükûnet vardı.
Kalbimin atışını hissediyordum.
Adımlarımız yavaşladı.
Ve o an…
Başımı kaldırdım.
Karşımda Kâbe vardı…
Fotoğraflarda gördüğüm gibi değildi.
Televizyon ekranlarında izlediğim gibi hiç değildi.
Onu tarif etmek mümkün değildi.
Çünkü Kâbe, görülmüyor…
Hissediliyordu.
Bir anda gözlerim doldu.
Dilimin söylemek istediği çok şey vardı; ama kelimeler kifayetsiz kaldı.
Sadece baktım…
Uzun uzun baktım…
Belki birkaç dakika…
Belki daha fazla…
O an zamanın nasıl geçtiğini hatırlamıyorum.
İnsan bazen dua etmeyi bile unutuyor.
Çünkü kalbi, kelimelerden daha güçlü konuşuyor.
Sonra ellerimi semaya kaldırdım.
İlk duam şükür oldu.
“Allah’ım…
Beni bu kutlu mekâna ulaştırdığın için Sana sonsuz hamdolsun.
Beni affet.
Umremi kabul eyle.
Beni buraya davet ettiğin gibi, tekrar tekrar davet etmeyi de nasip eyle.”
Sonra ailem geldi aklıma.
Annem…
Babam…
Eşim…
Kardeşlerim…
Dostlarım…
Üzerimde emeği olan insanlar…
Öğrencilerim…
Mesai arkadaşlarım…
Ülkem…
Milletim…
Gazze’deki mazlum çocuklar…
Dualarım sadece kendim için değildi.
O an insan, bütün ümmeti yüreğinde hissediyor.
Belki de Kâbe’nin en büyük hikmeti buydu.
Milyonlarca farklı insanı, aynı duada buluşturabilmek…
İlk tavafa başladığımızda kalbimde farklı bir huzur vardı.
Her şavtta biraz daha hafiflediğimi hissettim.
Sanki yıllardır omuzlarımda taşıdığım görünmez yükler yavaş yavaş dökülüyordu.
Kâbe’nin etrafında dönen sadece bedenimiz değildi.
Hayatımızın merkezi de yeniden belirleniyordu.
Çünkü tavaf insana şunu öğretiyor:
Hayatın merkezinde ben değil, Allah olmalıdır.
Yedi şavt bittiğinde geriye dönüp Kâbe’ye bir kez daha baktım.
İçimden şu cümle geçti:
“Allah’ım…
Bana bu anı yaşattığın için Sana hamdolsun.
Ne olur, bu ilk bakışı son bakış yapma.”
O gün şunu anladım:
İnsan Kâbe’yi ilk kez görüyor olabilir.
Ama aslında kalbi, yıllardır onu tanıyor.
Çünkü her namazda ona yönelmiş…
Her duada onu özlemiş…
Her secdede ona doğru dönmüştü.
İlk bakış, yeni bir tanışma değildi.
Uzun bir hasretin kavuşmasıydı.
Bu Durağın Bana Öğrettiği
Kâbe bana şunu öğretti:
Hayatın merkezine Allah’ı koyduğunuzda, dağınık görünen her şey yerini buluyor.
İlk bakışta gözlerim yaşardı; ama asıl değişen gözlerim değil, kalbimdi.
Belki de umrenin en büyük hediyesi buydu:
Kâbe’yi görmek değil, Kâbe’nin Rabbine biraz daha yaklaşabilmek…
Devam edecek…
