İstanbul dün yalnızca yağmura teslim olmadı; caddeleriyle, sokaklarıyla, meskenleriyle, bodrumlarıyla, iş yerleriyle, araçlarıyla ve insan hikâyeleriyle ağır bir sınavdan geçti.
Gün boyu gökyüzünden âdetâ boşalan yağmur suları, caddeleri nehirlere, sokakları derelere çevirdi.
Asfalt yollar bir anda azgın suların yatağına dönüştü. Otomobiller selin önünde savruldu, bodrum katları karanlık ve çaresizlik içinde suyla doldu. Yüzlerce iş yeri birkaç saat içinde çamura bulandı. Esnafın malı, birikimi ve yarına dair umutları, önüne geçilemeyen suların arasında kaldı.
İstanbul’un üzerine çöken yağmur dindiğinde geride yalnızca ıslak kaldırımlar, çamura bulanmış sokaklar ve hasar görmüş bodrumlar bırakmadı. Geride korku, kayıp, zarar ve cevabı bekleyen sorular bıraktı. En acısı da insan hayatının geri döndürülemez biçimde eksilmesiydi.
Üç vatandaşımızın hayatını kaybettiğine ilişkin haberler, resmî makamlarca doğrulanması gereken ayrıntıları bir yana, yaşanan felaketin insani boyutunu bütün ağırlığıyla önümüze koyuyor.
Her ölüm, bir istatistikten ibaret değildir. Her biri yarım kalan bir hayat, yolu gözlenen bir insan, bir evin eksilen neşesi ve geride kalanların yüreğine çöken tarifsiz bir acıdır. Bir şehir için bundan daha ağır bir muhasebe olabilir mi?
Yağmur yağdı, hayat durdu...
İstanbul’un kimi caddelerinde insanlar evlerine ulaşmaya çalışırken, kimi iş yerlerinde esnaf bir gün önce bıraktığı malını kurtarmanın telaşına düştü. Kimi vatandaşlar bodrumlarına dolan suyu tahliye etmeye uğraştı, kimi otomobilini selin içinden çıkarabilmek için çaresizce bekledi.
Birkaç saat önce sıradan bir günün telaşıyla yaşayıp giden şehir, bir anda hayatta kalma ve zararını kurtarma mücadelesinin ortasında kaldı.
İşte felaket dediğimiz şey, bazen tam da böyle gelir.
Önce gökyüzü kararır, ardından sokaklar susar; sonra sular çekilir ama geride bıraktığı acı uzun süre dinmez.
Yağmurun suçu yok; asıl mesele, şehrin yağmura ne kadar hazır olduğudur.
Yağmur, tabiatın insana sunduğu en eski nimetlerden biridir. Toprağı besler, ağaçlara can verir, dereleri doldurur, kuraklığın çatlamış yüzüne hayat taşır. Ne var ki aynı yağmur, şehirlerin hazırlıksızlığıyla birleştiğinde nimetten afete dönüşebilir.
Dün İstanbul’da yaşananlar, bu gerçeği bir kez daha ve ağır bir bedelle hatırlattı.
Son yılların en yüksek yağış miktarlarından birinin gerçekleştiği belirtiliyor.
Yağışın miktarı kadar kısa sürede ne kadar yoğun düştüğü de taşkınların boyutunu belirleyen önemli etkenlerden biridir.
Toprağın suyu emme kapasitesi, dere yataklarının durumu, yağmur suyu kanallarının yeterliliği, altyapının bakımı ve kentleşmenin biçimi de bu tablonun ayrılmaz parçalarıdır.
Elbette hiçbir şehir, doğanın bütün gücünü bütünüyle kontrol edemez. Ancak bilimsel öngörüyle hareket etmek, riskleri önceden belirlemek, altyapıyı buna göre güçlendirmek ve insan hayatını koruyacak önlemleri zamanında almak mümkündür.
Burada asıl mesele, yağmurun yağacağını bilmek değil; yağmur başladığında şehrin nasıl bir sınav vereceğini önceden hesaplayabilmektir.
Dünün yağmuru, İstanbul’un önüne şu soruyu koydu.
Yağışın oluşturabileceği tehlikeleri ne ölçüde öngörebildik ve bu tehlikelere karşı ne kadar hazırdık?
Bu sorunun cevabı, yalnızca dün yaşananları anlamak için değil, gelecekte yaşanabilecek felaketleri önlemek için de hayati önem taşıyor.
İstanbul, büyüdükçe büyüyen, genişledikçe genişleyen, her geçen gün daha fazla insanı ve daha fazla yapıyı bünyesinde barındıran bir metropol.
Bu büyümenin beraberinde getirdiği altyapı ihtiyaçları ise en az üstyapı kadar önemli.
Çünkü bir şehri yalnızca binalar, yollar, köprüler ve meydanlar meydana getirmez. O şehrin görünmeyen damarları da vardır. Yağmur suyu kanalları, drenaj sistemleri, dere yatakları ve doğal su akış yolları gibi...
Bu damarlar gerektiği gibi çalışmadığında, gökyüzünden inen yağmur suyu kendisine yeni yollar arar. Kimi zaman caddelerden akar, kimi zaman alt geçitleri doldurur, kimi zaman bodrum katlarına ve dükkânlara ulaşır. Suyun önüne çıkan her engel, onun başka bir yerde oluşturacağı tehlikeyi büyütebilir. Betonla kaplanan yüzeyler arttıkça yağmur suyunun toprağa sızabileceği alanlar daralır. Dere yataklarının doğal yapısının bozulması, suyun akışını sınırlandırabilir. Yetersiz drenaj, bakımsız kanallar ve yanlış planlanmış yapılaşma da aşırı yağışların etkisini ağırlaştırabilir. Bununla birlikte, dün yaşanan taşkınların hangi nedenlerden ve hangi ölçüde kaynaklandığı, bilimsel incelemelerle ortaya konulmalıdır.
Henüz bütün veriler açıklığa kavuşmadan peşin hükümler vermek ne kadar yanlışsa, yaşananları yalnızca olağanüstü yağışa bağlayarak altyapı ve şehir planlamasıyla ilgili soruları görmezden gelmek de o kadar yanlıştır.
İstanbul’un ihtiyacı, suçlama yarışından önce gerçeği arayan bir anlayıştır.
Hangi bölgelerde yağış en yoğun biçimde gerçekleşti?
Yağmur suyu hatları yeterli miydi?
Kritik noktalarda taşkın riski önceden belirlenmiş miydi?
Dere yataklarının doğal kapasitesi korunmuş muydu?
Riskli bölgelerde yaşayan vatandaşlara gerekli uyarılar zamanında ulaştırılmış mıydı?
Acil müdahale ekipleri ihtiyaç duyulan noktalara ne ölçüde hızlı ulaşabildi?
Vatandaşlara mecbur değillerse özel araçlarla işe gitmemeleri, toplu ulaşım araçlarını tercih etmeleri duyurusu yapıldımı?
Bunlar, herhangi bir kurumu peşinen suçlamak için değil, aynı acıların tekrar yaşanmaması için sorulması gereken sorulardır.
Çünkü afetlerden ders çıkarmanın ilk şartı, gerçeği bütün yönleriyle ortaya koymaktır.