Yaşadığımız çağ, yalnızca söz söyleme değil, sözü eyleme dönüştürme çağıdır.
Güzel konuşmak, hakikati anlatmak, öğüt vermek elbette kıymetlidir.
Ancak merhameti anlatırken merhametli olamıyor, kardeşliği savunurken birbirimize sırtımızı dönüyor, iyiliği öğütlerken bir ihtiyaç sahibinin kapısını çalmıyorsak sözümüz eksik kalıyor demektir.
Camiler ve Din Görevlileri Haftası, işte bu eksikliği fark etmek ve kendimizle yüzleşmek için önemli bir fırsattır.
Bu hafta yalnızca camilerimizi ve din görevlilerimizi anma haftası değil; din hizmetinin gönüllerdeki karşılığını, insanlarla kurduğumuz ilişkileri ve kardeşlik anlayışımızı yeniden değerlendirme zamanıdır.
Çünkü din hizmeti, yalnızca kürsüde anlatılanlardan ibaret değildir. Asıl mesele, anlatılan hakikatlerin hayatın içinde karşılık bulmasıdır.
Din görevlisinin vazifesi, namaz vakitlerinde caminin kapısını açmakla sınırlı değildir.
O, mahallesinin insanını tanıyan, yaşlının hâlini soran, hastanın kapısını çalan, yaslıya teselli veren, gencin derdini dinleyen ve ihtiyaç sahipleriyle hayır sahipleri arasında köprü kurmaya çalışan bir gönül insanıdır.
Bazen bir insanın hayatına dokunmak için uzun bir vaaza değil, samimi bir hâl hatır sormaya ihtiyaç vardır.
Bazen yalnız yaşayan bir yaşlının kapısını çalmak, bir genci yargılamadan dinlemek, sıkıntı içindeki bir ailenin yanında bulunmak, söylenen yüzlerce sözden daha derin iz bırakır.
Din görevlisinin gücü, yalnızca bilgisinden ve temsil ettiği makamdan değil; samimiyetinden, adaletinden, tevazusundan ve insanlara güven vermesinden gelir.
İnsanları incitmeden uyarmak, farklı düşüncelere saygı göstermek, kimseyi ötekileştirmemek ve her insanın onurunu korumak, din hizmetinin temel hassasiyetlerindendir.
Zira gönüllere girmeden mesafe kat edemeyiz.
Sevgi ve merhamet dilini hâkim kılmadan insanlarla sağlam bağlar kuramayız.
Camilerimizde omuz omuza saf tutuyor, aynı kıbleye yöneliyoruz.
Peki, namazdan sonra da birbirimizin yanında durabiliyor muyuz?
Cemaat olmak, yalnızca aynı mekânda ibadet eden insanların bir araya gelmesi değildir.
Cemaat olmak; birbirinin derdinden haberdar olmak, sevinci paylaşmak, kederi hafifletmek ve iyilik için sorumluluk üstlenmektir.
Bir cemaat mensubunun hastalığını fark etmek, cenazesi olan bir ailenin yanında bulunmak, iş arayan bir gence yardımcı olmak, öğrencinin eğitimine destek vermek, yalnız bir yaşlının hâlini sormak…
İşte kardeşliğin hayattaki karşılığı budur.
Elbette aynı safta duran insanların her konuda aynı düşünmesi beklenemez. Farklılıklar insan olmanın tabii bir sonucudur.
Önemli olan, bu farklılıkların kırgınlığa ve düşmanlığa dönüşmesini engelleyebilmektir.
Dedikodu yerine samimiyeti, suçlama yerine konuşmayı, öfke yerine anlayışı tercih etmek gerekir.
Bir yanlış anlaşılma yaşandığında başkalarının sözleriyle hüküm vermek yerine, yüz yüze konuşabilmeliyiz.
Bir kardeşimizin hatasını düzeltmek isterken onu herkesin önünde mahcup etmekten kaçınmalıyız.
Çünkü bazen bir cemaatin huzurunu bozan büyük meseleler değil, zamanında giderilmeyen küçük kırgınlıklardır.
Cami, yalnızca ibadet edilen bir mekân değil; dayanışmanın, muhabbetin ve toplumsal sorumluluğun da merkezidir.
Din görevlisi ile cemaat arasındaki ilişki karşılıklı güvene dayanmalı; cemaat de din görevlisini yalnızca hizmet beklenen bir kişi olarak değil, ortak iyilik yolculuğunun rehberi olarak görmelidir.
Din görevlisi yol gösterir, dinler, teşvik eder ve insanları bir araya getirir.
Cemaat ise kendi imkânları ölçüsünde bu hizmete katkı sunar.
Böylece iyilik, bir kişinin gayretinden çıkarak ortak bir sorumluluğa dönüşür.
Bu anlayışın merkezinde çocuklar, gençler, kadınlar, yaşlılar ve toplumun bütün kesimleri bulunmalıdır.
Gençlerin sorularını rahatça sorabildiği, çocukların sevgiyle karşılandığı, yaşlıların unutulmadığı, ihtiyaç sahiplerinin mahremiyetinin korunduğu bir cami iklimi oluşturmak hepimizin sorumluluğudur.
Unutulmamalıdır ki yardım etmek, insanı mahcup etmek değil; onurunu koruyarak elinden tutmaktır.
Gönül kazanmak, insanları yargılamak değil, anlamaya çalışmaktır.
Camiler ve Din Görevlileri Haftası vesilesiyle kendimize şu soruları soralım:
Camiye gelen insan buradan huzurla ayrılıyor mu?
Gençler kendilerini dinleyen bir muhatap bulabiliyor mu?
Cemaat mensupları birbirlerinin derdine ortak oluyor mu?
Din görevlisi ile cemaat arasında güven ve samimiyet gelişiyor mu?
Bu soruların cevapları, din hizmetinin hayatımızdaki karşılığını gösterir.
Bugün ihtiyacımız olan, güzel sözü terk etmek değil, onu güzel davranışlarla tamamlamaktır.
Merhameti anlatırken merhametli olmak, kardeşliği savunurken kardeşçe yaşamak, iyiliği öğütlerken iyilik için harekete geçmektir.
Bunun için her zaman büyük projelere gerek yoktur.
Bazen bir telefon, bir ziyaret, bir selam, bir özür veya gönül alıcı bir söz yeterlidir.
Büyük değişimler, çoğu zaman küçük ama samimi adımlarla başlar.
Camilerimizde ezanlar yükselirken gönüllerimiz de birbirine yaklaşsın.
Din görevlilerimiz yalnızca dinlenen değil, güven duyulan; cemaatimiz yalnızca bir araya gelen değil, birbirine sahip çıkan bir topluluk olsun.
Camiler ve Din Görevlileri Haftası, yalnızca kutlanan bir hafta değil, ömür boyu sürecek bir gönül seferberliğinin başlangıcı olsun.
Minarelerden yükselen ses gönüllere ulaşsın; gönüllerde başlayan merhamet, hayatın bütün sokaklarına yayılsın.
