Uzun zamandır hasret kaldığımız yağmurlar, sonbaharla birlikte geldi. Ancak İstanbul’da etkili olan sağanak yağışlar, kentin pek çok noktasında su baskınlarına yol açtı.
Daha önce Basın Ekspres Yolu’nda otomobillerin sel sularına kapılarak sürüklendiğine tanık olmuştuk. Bu kez benzer görüntüler Sarıyer’de, Cendere Caddesi’nde yaşandı. Sel sularına kapılan otomobiller zarar gördü, bodrum katları su bastı, ev ve iş yerlerindeki eşyalar kullanılamaz hâle geldi. Zarar gören yalnızca otomobiller ve suya gömülen eşyalar değildi; aynı zamanda emek, birikim ve yılların alın teriydi.
Çarşamba günü İstanbul’da yaşanan mağduriyet, sel felaketinin ekonomik boyutunu da gözler önüne serdi.
Yıllardır aynı dükkânda kepenk açan esnafı, sabahın erken saatlerinde tezgâhının başına geçen ustaları, sipariş yetiştirmeye çalışan çalışanları düşünelim. Bir dükkân, yalnızca dört duvar ve bir tabeladan ibaret değildir. O dükkânda yılların birikimi, alın teri, ödenmiş borçlar, aile bütçeleri ve geleceğe dair umutlar vardır. Raflara dizilmiş ürünlerin, depolarda bekleyen malzemelerin ve tezgâhların üzerindeki aletlerin ardında nice insanın emeği bulunur.
Sel kapıdan içeri girdiğinde suyun önüne kattığı yalnızca eşyalar değildir. İnsanların yarına ilişkin planları da altüst olur. Esnafın sabah dükkânına geldiğinde mallarını çamur içinde bulması, yalnızca maddi zarar hanesine yazılacak bir rakamdan ibaret değildir. O rakamın arkasında ödenmesi gereken kiralar, karşılanması gereken maaşlar, yetiştirilmesi beklenen siparişler ve eve götürülmesi gereken ekmek vardır.
Bu nedenle selden etkilenen semtlerde yaşanan kayıplar, yalnızca ekonomik bir mesele olarak değerlendirilemez. Bu, emeğin korunması, işletmelerin ayakta tutulması ve şehir ekonomisinin afetlere karşı daha dirençli hâle getirilmesi meselesidir.
Esnafın bugün ihtiyacı olan, geçmiş olsun dileklerinin ötesine geçen somut adımlardır. Hasarların hızlı ve adil biçimde tespit edilmesi, mağduriyetlerin şeffaf ölçütlerle değerlendirilmesi, uygun destek mekanizmalarının devreye alınması ve iş yerlerinin yeniden faaliyete geçebilmesi için gerekli kolaylıkların sağlanması gerekir.
Çünkü bir kepengin yeniden açılması, yalnızca ticaretin yeniden başlaması anlamına gelmez. Aynı zamanda bir ailenin yeniden nefes alması, bir çalışanın işine dönmesi ve bir mahallenin hayatına kaldığı yerden devam edebilmesi demektir.
İstanbul, yalnızca bugünün yağmuruna değil, yarının iklimine de hazırlanmalıdır.
Yaşanan sel olaylarını tek başına iklim değişikliğinin kesin bir sonucu olarak değerlendirmek bilimsel açıdan doğru değildir. Bununla birlikte iklim değişikliği, birçok bölgede aşırı yağışların sıklığını ve şiddetini etkileyebilen önemli bir faktördür. Bu nedenle büyük şehirlerin değişen iklim koşulları dikkate alınarak planlanması, artık ertelenebilecek bir konu değildir.
Geçmişte kaydedilen yağış miktarlarını esas alarak geleceğin şehirlerini tasarlamak yeterli olmayabilir. Kentler, kısa sürede düşen yoğun yağışların oluşturabileceği risklere karşı da hazırlıklı olmak zorundadır. Üstelik mesele yalnızca ne kadar yağmur yağdığı değil, bu yağmurun ne kadar kısa sürede düştüğü ve kentin bu suyu ne ölçüde yönetebildiğidir.
Bunun yolu, yağmur suyunu yalnızca kanalizasyona aktarılması gereken bir yük olarak görmekten vazgeçmekten geçiyor. Geçirgen yüzeylerin artırılması, yeşil alanların korunması, yağmur suyu toplama havuzlarının ve yağmur bahçelerinin oluşturulması, suyu geçici olarak tutabilen kentsel alanların planlanması, doğal dere yataklarının korunması ve drenaj sistemlerinin bilimsel veriler ışığında geliştirilmesi bu yaklaşımın temel unsurlarıdır.
Elbette bütün bunlar, tek başına yeterli değildir. Altyapının düzenli olarak bakımının yapılması, su tahliye kapasitesinin güncel risklere göre değerlendirilmesi, yapılaşma kararlarının taşkın tehlikesi gözetilerek alınması ve kurumlar arasında etkili bir koordinasyon sağlanması da gerekir. Yağmur suyunun yönetimi, yalnızca afet anında müdahale etmekle değil, afet yaşanmadan önce doğru planlama yapmakla mümkündür.
Bunlar, kâğıt üzerinde kalacak teknik ayrıntılar değildir. Alınacak kararlar; gelecekte kaç evin ve iş yerinin su altında kalacağını, kaç esnafın zarar göreceğini ve kaç insanın güvenle evine dönebileceğini doğrudan etkiler.
Şehircilik, yalnızca bugünün ihtiyaçlarını karşılamak değil, geleceğin tehlikelerini de öngörmektir. Bir kentin gerçek medeniyet düzeyi, göğe yükselen binalarının yüksekliğiyle değil, insanlarını tehlikeler karşısında ne ölçüde koruyabildiğiyle ölçülür.
İstanbul’un yağmur suyuyla mücadelesi, yalnızca su baskınlarını önleme çabası olarak görülmemelidir. Bu mücadele; insan hayatını, emeği, ekonomik birikimi ve kentin geleceğini koruma mücadelesidir. Asıl başarı, sel sularıyla mücadele etmek zorunda kalmamak için gereken önlemleri zamanında alabilmektir.