Bir zamanlar Müslümanlar, kazandıkları malın emanetçisi olduğunu düşünür; gerçek sahibinin ise Allah olduğunu bilirdi. Çünkü, Allah emretmeseydi, kendisi zengin olamazdı.
Mal, onun elinde bir emanet; alınteri bir ibadet; paylaşmak ise yalnızca bir iyilik değil, insan olmanın ve kulluğun bir gereğiydi.
Çalışırdı Müslüman.
Tarlasını sürer, dükkânını açar, tezgâhının başına geçer, sabahın erken saatlerinde yollara düşerdi.
Emeğinden utanmaz, helal kazancını küçümsemezdi.
Zengin olmak da ayıp değildi, fakir olmak da.
Asıl mesele, insanın eline geçenle kalbinin ne yaptığıydı.
Çünkü İslâm, çalışmayı dünyadan kaçmanın karşısına değil; dünyayı anlamlandırmanın içine koymuştu.
Mal kazanılırdı ama mala kul olunmazdı.
Ev yapılırdı ama ev insanın kalbine yapılmazdı.
Bağ, bahçe, dükkân, tarla, servet edinilirdi; fakat bütün bunların hesabının bir gün sorulacağı unutulmazdı.
İhtiyaç sahibi bir kimse kapıyı çaldığında, “Benim de ihtiyacım var” demeden önce, “Bu kişinin ihtiyacı nedir?” diye düşünürdü.
Şimdi başka bir çağın içindeyiz.
Modern insan yalnızca kendisini kalkındırmak istemiyor. Çocuklarını, torunlarını, hatta henüz doğmamış torunlarının çocuklarını bile güvence altına almak istiyor.
Bir ev yetmiyor; ikinci ev, üçüncü ev düşünülüyor.
Birikim yetmiyor; yatırım, fon, arazi, şirket, miras planları devreye giriyor.
Elbette insanın çocuğunu düşünmesi kötülük değildir.
Çocuğuna iyi bir gelecek bırakmak da günah değildir.
Çalışmak, kazanmak, üretmek, mülk edinmek, ailesinin geleceğini güvence altına almak İslâm'ın reddettiği şeyler değildir.
Mesele başka yerde başlıyor:
Kazandıklarımız ne zaman bizi yönetmeye başlıyor?
İnsan malın sahibi mi, yoksa mal insanın sahibi mi?
İşte dünyevileşme belki de tam burada başlıyor.
Çünkü insanın dünyaya sahip olmasıyla dünyanın insana sahip olması arasında ince, fakat hayâtî bir çizgi vardır.
Eskiden bir Müslüman mal biriktirirken, gönlünün de biriktirmemesine dikkat ederdi.
Şimdi bazen servet büyüdükçe gönül küçülüyor.
Cüzdan kabarıyor, fakat vicdanın sesi kısılıyor.
Hesaptaki rakamlar çoğalıyor, sofradaki misafirler azalıyor.
Dolaplar doluyor, ama paylaşma duygusu boşalıyor.
İşte asıl tehlike burada.
İnfak, yalnızca fakire verilen para değildir.
İnfak, insanın sahip olduklarının kendisine ait olmadığını hatırlamasıdır.
Bir ekmeği bölmektir.
Bir yetimin başını okşamaktır.
Borçlunun yükünü hafifletmektir.
Komşusunun ihtiyacını kendi ihtiyacından önce fark etmektir.
Belki de en önemlisi, insanın “Ben kazandım, benimdir” cümlesinin içine bir parantez açıp, “Bunda başkasının da hakkı olabilir” diyebilmesidir.
Fakat çağımızın en büyük imtihanlarından biri tam da bu cümlede karşımıza çıkıyor:
Benim olan ne kadar benim?
Çocuklarımıza miras bırakmak istiyoruz.
Peki, çocuklarımıza nasıl bir miras bırakıyoruz?
Sadece evler, arsalar, arabalar, şirketler, hesaplar mı?
Yoksa paylaşmayı bilen bir kalp de bırakabilecek miyiz?
Çünkü çocuğuna milyonlar bırakan bir insan, ona merhamet bırakmadıysa servetinin ne kadarı gerçekten mirastır?
Belki de çocuklarımızı yoksulluktan korumaya çalışırken onları kanaatsizlikten korumayı unutuyoruz.
Onlara geleceği garanti etmeye çalışırken, dünyanın hiçbir zaman garanti edilemeyeceğini öğretemiyoruz.
Onlara “Daha fazlasını kazan” diyoruz.
Fakat “Daha fazlasını paylaş” demeyi ihmal ediyoruz.
Oysa İslâm'ın servet anlayışında zenginlik, insanın değerini belirleyen bir ölçü değildir.
Servet bir imkândır.
Bir imtihandır.
Bir emanettir.
İnsanın elindeki malın çokluğu değil, o malın insanın kalbinde kapladığı yer önemlidir.
Bir insanın milyonları olabilir ve gönlü fakir olabilir.
Bir başkasının birkaç lokması vardır; fakat sofrası herkese açıktır.
Belki de bugün kendimize sormamız gereken soru şudur:
Biz gerçekten zenginleşiyor muyuz, yoksa sadece sahip olduklarımız mı çoğalıyor?
Çünkü zenginleşmek başka, çoğalmak başkadır.
Bir insanın malı çoğalabilir.
Ama merhameti çoğalmıyorsa, paylaşma duygusu büyümüyor, şükür artmıyor, ihtiyaç sahibinin yüzü görünmez hâle geliyorsa, orada bir servet artışından söz edebiliriz; fakat gönül zenginliğinden değil.
Dünyevileşme, dünyanın elimizde olması değildir. Dünyanın kalbimize girmesidir.
Müslüman çalışacak. Kazanacak. Üretecek. Çocuklarını düşünecek. Onlara iyi bir gelecek hazırlayacak. Fakat bütün bunları yaparken bir şeyi hiç unutmaması gerekecek:
Dünyaya bırakacağımız en büyük miras, dünyada bıraktığımız mal değil; insanlarda bıraktığımız izdir, iyiliktir.
Belki bir gün geriye dönüp baktığımızda, bankadaki rakamların değil; bir insanın duasının, bir yetimin tebessümünün, bir yoksulun sofrasına bırakılan ekmeğin, bir borçlunun omzundan alınan yükün bizimle geldiğini anlayacağız.
Çünkü insan dünyadan eli boş gider.
Ama ardında bıraktığı iyilikler, onun ardından yürümeye devam eder.
Öyleyse mesele çok kazanmak değildir.
Mesele, çok kazanırken azalmamaktır.
Malımız çoğalırken insanlığımız eksilmesin.
Evlerimiz büyürken sofralarımız küçülmesin.
Çocuklarımızın geleceğini düşünürken başkasının bugününü unutmayalım.
Elimizdeki nimetlerin bizi Allah'tan uzaklaştırmasına değil, O'na yaklaştırmasına vesile olalım.
Çünkü belki de gerçek zenginlik, kasada biriken değil; kalpte birikip başkasına ulaşandır.
