Bir şehrin medeniyet ölçüsü, yalnızca yükselen binaları, genişleyen caddeleri ve ışıl ışıl meydanlarıyla değil; insanına sunduğu yaşam alanlarıyla, yayasına gösterdiği saygıyla ve kamuya ait alanları ne ölçüde koruyabildiğiyle ölçülür.

Bugün büyükşehirler başta olmak üzere ülkemizin hemen hemen bütün şehirlerinde giderek büyüyen bir sorunla karşı karşıyayız:

Otopark sorunu, kaldırım işgalleri ve şehir içi trafik keşmekeşi…

Her geçen gün artan araç sayısı, plansız yapılaşma, yetersiz otopark kapasitesi ve mevcut park alanlarının yüksek ücretleri, şehir hayatını içinden çıkılmaz bir hâle getiriyor. Sürücüler park edecek yer bulmakta zorlanırken yayalar da kendilerine ait olan kaldırımlarda yürüyebilmek için adeta mücadele veriyor.

Bir zamanlar insanların rahatça yürüdüğü kaldırımlar, bugün otomobillerin, motosikletlerin, dubaların, zincirlerin, demir parçalarının, sandalyelerin ve taburelerin işgali altında.

Peki, tekrar soruyoruz: Bu şehirler kimin için kuruluyor?
Otomobiller için mi, yoksa insan için mi?

Şehir dediğimiz yer, yalnızca araçların gelip geçtiği, binaların yükseldiği, dükkânların açıldığı bir beton yığını değildir.

Şehir; çocuğun güvenle yürüyebildiği, yaşlının yorulmadan ilerleyebildiği, engelli vatandaşın önüne engel çıkarılmadan hayatını sürdürebildiği ortak yaşam alanıdır.

Eğer bir anne, bebek arabasıyla kaldırımda ilerleyemiyor, bir engelli vatandaş tekerlekli sandalyesiyle yolun ortasına inmek zorunda kalıyor, bir yaşlı insan park edilmiş araçların arasından geçmeye çalışıyorsa orada yalnızca trafik sorunu değil, ciddi bir şehircilik ve kamu düzeni sorunu var demektir.

Kaldırımların gerçek sahibi yayalardır. Hiç kimsenin özel mülkü, deposu, otoparkı ya da ticari kullanım alanı değildir.

Ne var ki bugün pek çok yerde bu basit gerçeğin unutulduğuna tanık oluyoruz.

Kamuya ait alanlar, kişisel ihtiyaçlara ve ticari çıkarlara göre şekillendiriliyor. Birileri otomobilini kaldırıma park ediyor, bir başkası iş yerinin önüne duba diziyor, diğeri zincir çekerek yol kenarını kendisine ayırıyor. Sandalyeler, tabureler, demir parçaları ve çeşitli engellerle oluşturulan bu fiilî işgaller, zamanla sıradan bir manzaraya dönüşüyor.

Asıl tehlike de burada başlıyor.

Yanlış olan, tekrarlandıkça normal kabul ediliyor; normal kabul edildikçe de kimsenin itiraz etmediği bir alışkanlığa dönüşüyor.

Oysa bir davranışın yaygınlaşması, onu doğru hâle getirmez. Kamuya ait bir alanı kişisel kullanımına ayırmak, başkalarının da aynı alandan yararlanma hakkını ortadan kaldırmaktır.

Bir vatandaşın evinden çıkıp gideceği yere güvenle ulaşabilmesi, en temel kent yaşamı ihtiyaçlarından biridir.

Bunun için her gün otomobillerin arasından geçmek, yola inmek, kaldırım üzerindeki engelleri aşmak zorunda kalmamalıdır.

Hele ki çocuklar, yaşlılar ve engelli vatandaşlar için bu durum yalnızca bir konfor meselesi değil, doğrudan güvenlik meselesidir.

Otopark yoksa çözüm kaldırım işgali mi olmalı?

Elbette otopark sorununu yalnızca sürücülerin davranışlarıyla açıklamak doğru değildir.

Plansız kentleşme, artan nüfus, yükselen araç sayısı, yetersiz otopark kapasitesi ve yüksek park ücretleri bu sorunun başlıca nedenleri arasındadır.

Vatandaş, özellikle yoğun yerleşim bölgelerinde aracını bırakacak yer bulmakta ciddi sıkıntılar yaşıyor.

Ancak burada şu soruyu da sormak gerekiyor:

Otopark bulamayan bir sürücünün sorumluluğu nerede başlıyor, başka bir vatandaşın hakkı nerede bitiyor?

Bir sorunun varlığı, başka bir sorunu meşru hâle getiremez.

Park yeri bulamamak, kaldırımı işgal etmenin gerekçesi olamaz.

Otopark ücretlerinin yüksekliği, aracın yaya geçidine veya engelli rampasına bırakılmasını haklı çıkaramaz.

Çünkü bir kişinin yaşadığı güçlük, başka bir insanın güvenliğini ve hareket özgürlüğünü ortadan kaldırma hakkı vermez.

Burada yerel yönetimlere düşen görev, vatandaşları yalnızca kurallara uymaya çağırmakla sınırlı değildir. Aynı zamanda bu kurallara uyulmasını kolaylaştıracak çözümler üretmek gerekir.

Mahallelerin ihtiyaçlarına uygun otopark alanları oluşturulmalı, mevcut otoparkların kapasitesi ve kullanım koşulları yeniden değerlendirilmeli, uygun bölgelerde katlı ve yer altı otoparkı seçenekleri geliştirilmelidir.

Park ücretleri belirlenirken de vatandaşın ekonomik durumu ve bölgenin özellikleri göz önünde bulundurulmalıdır.

Bunun yanında toplu taşımanın güçlendirilmesi, güvenli yaya güzergâhlarının oluşturulması ve kısa mesafelerde otomobil kullanımını azaltacak şehircilik politikalarının uygulanması büyük önem taşıyor.

Kısacası, otopark sorunu görmezden gelinmemeli; ancak bu sorunun bedeli yayalara ödetilmemelidir.