Son yıllarda evlerimizin içinde yeterince ışık var ama o eski aydınlık yok artık.

Salonun bir köşesinde televizyon, öbür köşelerinde telefon ekranı parlıyor; fakat aynı çatının altında yaşayan insanlar birbirine giderek daha az bakıyor.

Oysa insanın en eski, en sahici aynası başka bir insanın yüzüdür.

Bir annenin yorgunluğu, bir babanın suskunluğu, bir çocuğun içine attığı sevinç ya da kırgınlık önce yüzde belirir.

Göz, kelimeden önce konuşur; yüz, sesten önce haber verir.

Biz ise bu sessiz dili unutuyoruz.

Eskiden aynı sofraya oturmak yalnızca yemek yemek değildi; birbirini yoklamaktı.

“Günün nasıl geçti?” sorusu bazen söze dökülmez, bir bakışla sorulur, bir tebessümle cevaplanırdı.

Şimdi aynı masada oturanlar, aynı evin insanları olmaktan çok, ayrı dünyalara açılmış yolcular gibi.

Çocuk, elinde telefon parmağıyla bir aşağı bir yukarı ekranı kaydırıyor, dede kumandayla televizyon kanalları arasında dolaşıyor, anne videolara bakıyor, baba ise bir yanda gelen mesajlara ve haber görüntülerine dalıyor.

Anlayacağınız, herkes bir şeylere bakıyor ama kimse kimseyi görmüyor.

Bakmak ile görmek arasındaki fark da tam burada başlıyor.

Bakmak, gözün yaptığı iştir; görmek ise gönlün.

Bir yüzü görmek, yalnızca kaşını, gözünü seçmek değildir. Onun kaygısını fark etmektir; suskunluğunun nedenini sezebilmektir; neşesinin içten mi kırık mı olduğunu anlayabilmektir.

Ekran insana bilgi verir belki, oyalama sunar, alışkanlık kazandırır; ama yüz, bağ kurar.

Ekran vakit geçirir; göz göze gelmek hayat kurar.

Çünkü insan en çok, kendisine dikkatle bakıldığında var olduğunu hisseder.

Bugünün en büyük yoksulluklarından biri, zaman yoksulluğu değil dikkat yoksulluğudur.

Aynı evde bulunup birbirine dikkat göstermemek, görünmez bir yalnızlık üretir.

Çocuk, anne babasının yüzüne değil ekranına baktığını gördükçe, sevgiyi ilgiyle değil meşguliyetle ölçmeye başlar.

Yaşlı insan, evin içinde sesi duyulsa bile yüzüne dönülmediğini fark ettikçe içten içe silikleşir.

Eşler, aynı odada saatler geçirip birbirlerinin gözlerine bir dakika bakmadıklarında, aralarındaki mesafe kilometrelerle değil ihmallerle büyür.

Teknoloji burada yalnızca bir araç değildir; yerini iyi bilmediğinde ilişkinin ortasına oturan sessiz bir rakiptir.

Ne var ki mesele yalnızca telefonun, televizyonun ya da tabletin varlığı değildir. Mesele, insanın dikkatini nereye verdiğidir.

Bir çocuğun anlattığı küçük bir okul hatırası, dünyadaki en büyük haber kadar kıymetli olabilir; yeter ki onu dinleyen bir çift göz bulsun.

Bir eşin gün sonunda kurduğu kısa bir cümle, bütün günün yorgunluğunu taşıyor olabilir; yeter ki karşısında gerçekten bakan biri olsun.

Yaşlı bir annenin aynı hatırayı birkaç kez anlatması bile bir yük değil, aslında “Ben hâlâ buradayım, beni duy” deme biçimidir.

Fakat ekranlar, insana yanıltıcı bir mevcudiyet sunar:

Sanki her şeye bağlıyızdır ama yanımızdakine uzak düşeriz.

Aile, aynı mekânda bulunmanın değil, aynı dikkatte buluşmanın adıdır.

Bunun için büyük nutuklara, pahalı çözümlere, teknolojiyi bütünüyle hayat dışına atmaya gerek yok.

Bazen sadece telefonu ters çevirmek, televizyonun sesini kısmak, sofrada birkaç dakika boyunca yalnızca birbirine bakmak bile başlangıçtır.

Bir çocuğa “Seni dinliyorum” demenin en güçlü yolu, onun göz hizasına inip yüzüne bakmaktır.

Bir yaşlının hatırını sormanın en sahici biçimi, bunu göz ucuyla değil göz göze yapmaktır.

Eşler için de böyledir:

Sevgi, çoğu zaman büyük cümlelerden önce dikkatli bir bakışta yaşar.

İnsan ilişkileri gürültüyle değil, ihmal ile aşınır. Evlerin içinde büyük kavgalar çıkmadan da bağlar zayıflayabilir.

Birbirine yeterince bakmayan insanlar, zamanla birbirini yeterince tanımamaya başlar. Yüzüne bakmadığımız kişinin iç dünyasını da kaçırırız.

Oysa gözler, en kısa yoldan kalbe açılır.

Bazen bir çocuğun canının sıkkın olduğunu ilk orada görürsünüz. Bazen eşinizin yorulduğunu, bazen annenizin kırıldığını, bazen babanızın yalnızlaştığını ilk orada anlarsınız.

İnsan sevdiklerinin yüzünü okumayı bıraktığında, ev sadece barınılan yere dönüşür; yuva olmaktan uzaklaşır.

Belki de yeniden öğrenmemiz gereken şey çok basit:

Aynı evde yaşadığımız insanların yüzü, dünyadaki en önemli ekrandan daha değerlidir. Çünkü orada yayınlanan şey hayatın kendisidir.

Sevinç oradadır, sitem oradadır, beklenti oradadır, merhamet oradadır.

Çocuğun büyümesi, eşin susması, anne babanın yaşlanması orada görünür.

Kaçırılan her bakış, biraz ertelenmiş yakınlık; biraz eksilmiş bağ demektir.

Bu yüzden bugün kendimize küçük ama ciddi bir soru sormalıyız.

En son ne zaman sevdiğimiz birinin yüzüne gerçekten baktık. Sadece baktık değil, gördük. Gözlerinin içindeki yorgunluğu, bekleyişi, sevinci, kırgınlığı fark ettik.

Belki çözüm tam da burada başlıyor.

Ekranlara ayırdığımız dikkatin bir kısmını evimizin insanlarına geri vermekte.

Çünkü dünya ne kadar dijitalleşirse dijitalleşsin, insanın kalbi hâlâ göz göze gelince ısınır.

Ekranlar hayatımızda kalacaktır; buna itiraz etmek gerçekçi değil. Ama onları başköşeye oturtmak yerine yerini bilerek kullanmak mümkündür.

Akşam eve dönünce ilk ışığın televizyon ya da telefon değil, birbirimizin yüzü olması gerekir.

Çocuk annesinin gözlerinde güveni, yaşlı babaanne torunun bakışında vefayı, eşler birbirinin yüzünde hâlâ anlaşılabildiğini bulabilmelidir. Çünkü insan, sevildiğini en çok kendisine bakılış biçiminden anlar.

Kısacası mesele sadece teknoloji meselesi değildir; bu, dikkat, nezaket ve sevgi meselesidir.

Ekrana çevrilen her yüz biraz içe kapanır; sevdiğine dönen her yüz biraz hayat bulur.

Belki dünyayı hemen değiştiremeyiz ama akşam evimizin içinde küçük bir devrim yapabiliriz.

Televizyonu biraz kısar, telefonu bir kenara bırakır, sevdiklerimizin yüzüne bakarız. Hatta mümkünse gözüne.

Çünkü bazen bir insanı yeniden kazanmanın yolu, ona yeniden bakmayı bilmektir.