Bir toplumun en bereketli toprağı, çocukların kalbine ekilen ahlâk, âdâb-ı muâşeret, sevgi, saygı ve mes'uliyet tohumlarıyla verimlenir.
Otuz yaşına gelmiş evlatlarımızda bu değerlerin kimi zaman unutulduğunu görmek bizi üzse de, asıl önemli olan şudur:
Her unutuş, yeniden hatırlamanın kapısını aralar.
İnsan kalbi, ne kadar yorulursa yorulsun, sevgiye ve saygıya her zaman açıktır. Bu yüzden umutsuzluğa değil, yeniden filizlenmeye bakmalıyız.
Bir zamanlar büyüklerin yanında sesin kısılması, sözün kesilmemesi, elin öpülmesi sadece bir gelenek değil; gönüllere işlenmiş bir incelikti. O incelik kaybolmuş değil, yalnızca biraz tozlanmış olabilir.
Bugün birçok genç anne-babasıyla konuşurken ekranlara gömülüyor, "Nasılsın?" sorusuna “İyiyim işte” gibi kısa cevaplar verebiliyor olabilir. Fakat bu, kalplerin tamamen kapandığı anlamına gelmez. Her “Anne, sen nasılsın?” sorusu, her “Baba, bir çay içelim” daveti, o tozu silmeye yeter. Çünkü sevgi, unutulmaya en dirençli duygudur. Bir kez gerçekten hissedildiğinde, yıllarca uykuda kalsa bile yeniden uyanabilir.
Âdâb-ı muâşeret, yalnızca çatal-bıçak kullanmayı bilmek değildir; karşısındakinin kalbini incitmeden konuşabilme sanatıdır. Sevgi, sadece kelimelerle değil; annenin yorgun elini tutmakla, babanın suskun bakışını fark etmekle yaşanır. Saygı ise yaşa değil, emeğe ve fedakârlığa gösterilir.
Anne-baba, çocuğunun uykusuz gecelerini, endişeli sabahlarını sessizce taşıyan insanlardır. Onlara dönük her nâzik söz, her sabırlı dinleyiş, aslında insanın kendi köklerine su vermesidir. Bu su bir kez aktığında, kuruyan toprağı bile yeşertebilir.
İyi vatandaş olmak da aile sofrasında başlar. Ailesine saygı gösteren bir insan, vatanına, komşusuna, toplumuna daha kolay sahip çıkar.
Mes'uliyet bilinci korkuyla değil, sevgiyle ve örnekle öğrenilir. “Benim hayatım” diyen bir genç, bir gün “Bizim hayatımız” demeyi de öğrenebilir. Çünkü insan, köklerini hatırladıkça daha güçlü büyür.
Eğitimin en derin kısmı okulda değil; sofra başında, yürüyüşlerde, sessiz sohbetlerde verilir.
Çocuğa “Büyüklere saygı göster” demek yetmez; ona büyüklerin değerini yaşatarak göstermek gerekir.
Sevgi davranışla, sorumluluk örnekle aşılanır.
Bir çocuk, annesinin elini öptüğü için değil; o elin kendisine açtığı kapıları anladığı için olgunlaşır.
Bir genç, babasının sözünü dinlediği için değil; o sözün içindeki tecrübeyi hissettiği için güçlenir.
Bu anlayış her yaşta yeniden kazanılabilir.
Bugün yaşanan sıkıntılar bir son değil, bir başlangıç fırsatıdır.
Biz büyükler de bazen sevgiyi yeterince canlı tutamadık; fazla hoşgörüyle ya da yorgunlukla ihmaller yaptık. Fakat her ihmali bir affediş, her mesafeyi bir yaklaşma izleyebilir.
Otuz yaşındaki evlatlara hâlâ “Evladım, annen ve baban senin en büyük emanetindir” diyebiliriz. Onlara, bir gün kendilerinin de anne-baba olacağını; o gün ellerinden tutacak kimselerin şimdiki anne-babaları olduğunu hatırlatabiliriz.
Belki bir akşam, telefonu bir kenara bırakıp “Anne, seni özledim” diyebilirler.
Bir toplum, anne-babasına gösterdiği sevgiyle gelecekteki ahlâkını şekillendirir.
Eğer bugün otuz yaşındaki evlatlarımız annelerinin sesini yeniden duymaya, babalarının gölgesinde yürümeye başlarsa; yarın onların çocukları da aynı sıcaklığı yaşayacaktır.
Bu yüzden herkesin kendi evinde, kendi kalbinde bir umut tohumu ekmesi yeterlidir.
Sevgiyi yeniden öğrenmek, saygıyı yeniden yaşatmak, âdâb-ı yeniden kurmak mümkündür. Çünkü anne-baba hakkı ne zamanaşımına uğrar ne de tükenir.
O, insanın vicdanında ebedî bir bağdır. Bu bağı güçlendiren her adım, yalnızca bir aileyi değil; bütün bir toplumu daha sağlam, daha sıcak, daha umutlu kılar.
Yeşermek için hâlâ zaman var. Ve yeniden yeşermek, her zaman mümkündür.
