Türk edebiyatının büyük mütefekkiri ve şairi Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in “Vasiyet” adlı şiirinde geçen o sade, neredeyse fısıltıya yakın mısralar, ölümün eşiğinde bile ihtişamı reddeden bir insanın son iradesini taşır:

“Son gün olmasın dostum, çelengim, top arabam;
Tabutumu taşısın dört tam inanmış adam.”

Bu dizeler, bir cenaze töreninin protokolünü değil; varoluşun en çıplak hâlinde aranan samimiyeti arzular.

Çelenklerin kokusu, top arabasının gürültüsü, resmî törenlerin gösterişi… Bütün bunlar, insanın ölümle yüz yüze geldiği anda birdenbire anlamsızlaşır.

Üstad, son yolculuğunda kendisini taşıyacak olanın unvanı, makamı, nüfuzu değil; inancı, içtenliği ve omuzlarındaki yükü gerçekten hisseden “tam inanmış” dört adam olmasını ister. Bu istek, yalnızlığın ve samimiyetin en saf ifadesidir.

Ölüm, insanın en yalnız ânıdır.

Hayat boyu biriktirdiğimiz ilişkiler, unvanlar, başarılar o anda birer gölgeye dönüşür.

Kalabalıklar dağılır; geriye kalan, belki de yalnızca birkaç insanın omzunda taşınan bir tabuttur.

Necip Fazıl’ın “dört tam inanmış adam” dileği, bu yalnızlığı inkâr etmez; onu kabul eder ve ona layık bir karşılık arar.

Kalabalık bir cenaze alayı, ölenin yalnızlığını örtemez. Bilakis, o kalabalığın içinde gerçekten “inanmış” olanların sayısı çoğu kez dörtten azdır.

Şiir, bu acı gerçeği nazikçe fakat kesin bir dille yüzümüze vurur.

Samimiyet, ölüm karşısında en kırılgan değerdir. Çünkü ölüm, maskeleri düşürür.

Hayattayken “dost” görünenlerin, cenaze evinin eşiğinde ne kadar duracağını kimse bilemez. Üstad’ın vasiyeti, bu belirsizliğe karşı bir teminat arayışıdır.

“Tam inanmış adam” ifadesi, yalnızca dinsel bir aidiyeti değil; insanın insanla kurduğu bağın en derin katmanını işaret eder.

İnanç burada bir ideoloji ya da dogma değil; varlığın en zor ânında omuz vermeyi göze alan bir sadakattir.

Dört omuz, bir cesedi taşımak için yeterlidir; ama o omuzların “tam inanmış adama” ait olması, taşınan şeye anlam kazandırır.

Bu vasiyet aynı zamanda bir yalnızlık itirafıdır.

Büyük şair, büyük mütefekkir, unvanıyla andığımız “üstad”, ölümde ihtişamı değil, sade bir omuzdaşlığı istemektedir. Bu istek, bir anlamda, ömrü boyunca kalabalıklar içinde yalnız kalmış bir ruhun son arzusudur.

Şiir, bir cenaze programı değil; bir yalnızlık ağıtıdır. Bu ağıt, samimiyeti yüceltirken gösterişi yerer.

Çünkü gösteriş yalnızlığı gizler; samimiyet ise onu kabul eder ve onunla birlikte yürür.

Günümüzün cenaze törenlerinde çelenkler hâlâ sıralanır, konuşmalar yapılır, protokol gözetilir.

Oysa Necip Fazıl’ın dizeleri, bu düzenin altında yatan boşluğu fısıldar.

Asıl mesele, kaç kişinin geldiği değil; gelenlerin omuzlarındaki yükü ne kadar içten taşıdığıdır.

Bir cenazenin taşınabilmesi için dört adam yeter. Yeter ki o dört adam “tam inanmış” olsun. Yeter ki o omuzlar, yalnızca bir tabutu değil, bir insanın son yalnızlığını da taşısın.

Bu vasiyet, her birimize bir soru bırakır:

Ölümümüzün eşiğinde bizi gerçekten omuzlayacak kaç “tam inanmış” insan kalacaktır?

Daha da önemlisi, biz hayattayken başkalarının yalnızlığını omuzlamaya ne kadar hazırız?

Necip Fazıl’ın dizeleri, bu soruyu sormaya cesaret edenlere sade bir uğurlamanın ihtişamdan daha değerli olduğunu hatırlatır.

Çünkü en büyük samimiyet, en sade omuzda taşınır.