Bir insanın hayatında iki kelime vardır ki, doğru anlaşıldığında yalnızca bir düşünceyi değil, bir hayat biçimini tarif eder: Ülkü ve gönül.
Ülkü, insanın kendisinden daha büyük bir gayeye yönelmesidir. Gönül ise o gayeyi hangi ahlakla taşıyacağını belirleyen iç âlemdir. Biri istikameti gösterirken, diğeri yürüyüşün edebini öğretir.
İşte bu noktada ülkücülük ile tasavvuf arasında dikkat çekici bir yakınlık ortaya çıkar.
Ülkücülük, milletin ve memleketin geleceğine dair bir ideal taşır. Tasavvuf ise insanın kendi nefsini aşarak olgunlaşmasını, gönlünü temizlemesini ve hakikate yaklaşmasını hedefler. İlk bakışta biri toplumsal, diğeri manevi bir alan gibi görünse de ikisinin kesiştiği yerde ahlak vardır.
Ülkücülük; gerektiğinde bedel ödemeyi, gerektiğinde yalnız kalmayı, gerektiğinde susmayı ve gerektiğinde bütün bir dünyaya karşı doğru bildiğinin yanında dimdik durmayı göze almaktır.
Çünkü ülkü, konfor arayanların değil; fedakârlık yapabilenlerin yoludur.
Fakat burada önemli bir hakikat vardır: Çelik gibi bir iradeye sahip olmak yetmez. O iradenin istikametini belirleyecek bir gönül terbiyesi de gerekir.
İşte tasavvuf burada karşımıza çıkar.
Bazı kavramlar vardır; bir kelimeye sığmaz, bir cümleyle anlatılmaz.
Vatan böyledir.
Millet böyledir.
Devlet böyledir.
Bayrak böyledir.
Ve hiç şüphesiz DEVLET EBED MÜDDET de böyledir.
İşte ülkücülük, tam da bu noktada sıradan bir siyasi aidiyet olmaktan çıkar; bir hayat nizamına, bir ahlak anlayışına, bir karakter meselesine dönüşür.
Fakat büyük davaların büyük tehlikeleri de vardır.
Bir dava büyüdükçe, onu taşıyan insanın nefsi de o davanın gölgesine sığınabilir.
İnsan, davasını savunurken kendi öfkesini dava zannedebilir.
Kendi hırsını hizmet sanabilir.
Kendi ikbalini milletin istikbali diye pazarlayabilir.
Kendi şahsını ülkünün önüne koyabilir.
İşte tam burada tasavvufun kadim terbiyesi ülkücünün karşısına çıkar ve ona çok zor bir soru sorar:
“Sen başkalarıyla mücadele etmeden önce kendi nefsinle mücadele ettin mi?”
Bu soru küçümsenecek bir soru değildir.
Belki de ülkücülüğün en ağır imtihanı budur.
Devletin en zor zamanlarında sorumluluk alan devlet adamlarımız olmuştur. Kiminin ismi vardır, kimilerinin adı sanı anılmaz. Ülkücü, ahlakını ve hafızasını koruyarak yaşar.
Ülkücünün yaşamında;
Adalet vardır.
Liyakat vardır.
Sadakat vardır.
Emanet vardır.
Aile vardır.
Dil vardır.
Kültür vardır.
İnanç vardır.
Ve bütün bunları birbirine bağlayan görünmez bir bağ vardır:
Adına devlet terbiyesi denir.
Bu sebeple ülkücülüğü yalnızca cesaretle tarif etmek eksiktir.
Ve belediye işte tam bu tarafta, usta dersiniz...
Ülkücü cesur olacaktır; fakat cesaretinin yanında basiret sahibi de olacaktır.
Kararlı ve atak olduğu gibi; mücadeleci olacaktır; fakat öfkesinin esiri olmayacaktır.
Tasavvuf ülkücünün neresinde durur?
Tasavvufu yalnızca tekkeler, dergâhlar, zikirler ve tarihî şahsiyetler üzerinden anlamak eksik olur.
Tasavvufun özünde insanın kendi nefsini terbiye etme, kibirden arınma, sabır, şükür, merhamet, edep ve gönül temizliği gibi temel meseleler vardır.
Pîrimiz Ahmet Yesevî'nin yolunun yolcusu olmak; davasını, hizmetini ve hikmetini taşımayı asli vazife bilmek olmalıdır.
Doğru anlaşıldığında tasavvuf, ülkücünün karakterini sağlamlaştırabilecek bir ahlak mektebidir.
İşte tasavvufun nefis terbiyesi burada önem kazanır.
Çünkü nefsin en sevdiği şeylerden biri, kutsal gördüğü kavramların arkasına saklanmaktır.
Başkalarının çıkarları adına davayı kullanmamak veya satmamak gerekir.
Son zamanlarda belediyelerde veya diğer siyasi mecralardaki satılan seçilmişleri örnek verebiliriz.
İnsan “vatan” derken kendi hırsını gizleyebilir.
“Dava” derken kendi ikbalini saklayabilir.
“Millet” derken şahsi hesabını yürütebilir.
“Liderlik” derken kibir gösterebilir, istişareyi kaldırabilir.
“Sadakat” derken sorgulamayı bırakabilir, hatta daha neler yapabilir...
Nefis: En büyük düşman
Tasavvufun en sert uyarılarından biri nefis üzerinedir.
Çünkü insanın dışarıdaki düşmanını görmesi kolaydır.
Ama insanın kendi içindeki düşmanı görmesi zordur.
Kibir görünmez.
Hırs bazen “ideal” kılığına girer.
Öfke bazen “mücadele azmi” gibi görünür.
İntikam duygusu bazen “adalet” diye sunulur.
Kişisel menfaat bazen “dava hizmeti” adı altında gizlenir.
İşte bu nedenle ülkücü için en büyük mücadele yalnızca dışarıda değildir.
En büyük mücadele içeridedir.
Ülkücü ve ahlak
Bir ülkücünün en büyük referansı söylediği sözler değil, ahlakıdır.
Bir insanın ahlakı bozuksa, onun taşıdığı büyük sözler de zamanla değerini kaybeder.
Bu nedenle ülkücünün dili kadar eli, öfkesi kadar merhameti, cesareti kadar vicdanı önemlidir.
Bizim medeniyetimizde yiğitlik, kaba kuvvet anlamına gelmez.
Yiğitlik; gerektiğinde affedebilmek, gerektiğinde susabilmek, gerektiğinde hakkını aramak ve gerektiğinde kendini geri çekebilmek demektir.
Ülkücünün şanında, diğer tarafta gönüller inşa eden, insan yetiştiren, ahlakı ve hikmeti nesilden nesile aktaran bir irfan geleneği vardır.
Devlet makamını şahsi servet kapısına çevirmemektir.
Milletin malını kendi malı gibi değil, emanet gibi görmektir.
İşte tasavvufun edep anlayışı ile milliyetçiliğin millet anlayışı burada buluşur.
Sadakat nedir?
Sadakat de çoğu zaman yanlış anlaşılır.
Sadakat, yanlış karşısında susmak değildir.
Sadakat, kişilere körü körüne bağlanmak değildir.
Sadakat, doğru bildiğini menfaat uğruna terk etmemektir.
Gerçek sadakat, önce hakikate ve ülküye sadakattir.
Bir insan sevdiği bir ülküdaşının yanlışını gördüğünde onu uyarmaktan korkuyorsa, aslında ona iyilik yapmıyordur.
Çünkü gerçek dostluk alkışlamak değildir.
Gerektiğinde uyarmaktır.
Gerektiğinde yanlışını söylemektir.
Gerektiğinde “Burada hata yapıyorsun” diyebilmektir.
Tasavvufun edep anlayışı da burada yol gösterir:
İnsanı küçültmeden uyarmak.
Kendisini üstün görmeden hakikati söylemek.
Karşındakini düşmanlaştırmadan yanlışına karşı çıkmak.
Bu, ülkücü hareketin de ihtiyaç duyduğu olgunluk seviyesidir.
Bugünün ülkücüsüne düşen görev
Bugünün dünyasında mücadele yalnızca sokakta veya meydanda yapılmıyor.
Artık bilgi bir güçtür.
Teknoloji bir güçtür.
Ekonomi bir güçtür.
Bilim bir güçtür.
Kültür bir güçtür.
Medya bir güçtür.
Üniversiteler, düşünce kuruluşları, sanat, sinema, edebiyat ve eğitim de birer mücadele alanıdır.
Dolayısıyla bugünün ülkücüsü sadece cesur değil, donanımlı olmak zorundadır.
Tarihini bilecek.
Coğrafyasını bilecek.
Ekonomiyi anlayacak.
Dünyayı okuyacak.
Teknolojiyi takip edecek.
Dilini iyi kullanacak.
Yabancı dil öğrenecek.
Bilimden korkmayacak.
Fikir üretecek.
Kitap okuyacak.
Kendisini sürekli geliştirecek.
Ecdada saygının en güzel biçimi, onların mirasını tüketmek değil; üzerine yeni bir eser koymaktır.
Ve en önemlisi, kimse görmüyorken de ülkücü kalacaksın.
Çünkü insanın gerçek karakteri kalabalıkların önünde değil, yalnız kaldığında ortaya çıkar.
Çünkü milletin varlığı söz konusu olduğunda tavizsiz olmak gerekir.
İşte tasavvuf burada ülkücünün eline bir ölçü verir:
Edep ve haddini bilmek...
Ne de geçmişin hatırasıyla yetinip geleceği başkalarına bırakan...
Bizim ihtiyacımız olan;
Bilgili ülkücü.
Ahlaklı ülkücü.
Çalışkan ülkücü.
Üreten ülkücü.
Devlet terbiyesine sahip ülkücü.
İşte ülkü ile tasavvufun kesiştiği yer tam burasıdır:
Çelik irade, temiz gönül.
Tavizsiz ülkü, sağlam ahlak.
Büyük millet, büyük mesuliyet.
Ve nihayetinde:
Ülkücü, yaşamının tam ortasına tasavvuf yaşantısını almıştır.
Kur'an ve sünnet ışığında ahlakını muhafaza ederken, Türk kültürünü ve geleneğini gelecek nesillere aktarmak, anlatmak zorunda; hatta buna mecburdur.
Dönem, konuşma zamanı değildir.
Gerisi sözdür.
Asıl mesele, yaşamaktır.
Saygılarımla.
Dr. Ahmet Mertol Canel
NLP Master Trainer
