Bazı insanları nüfus kütüğünde bulursunuz ama asıl yerleri insanların hatıralarıdır. Bir caddenin köşesinde, bir dükkânın önünde, eski bir kahvenin sandalyesinde, sararmış bir fotoğrafın kenarında, yıllar sonra bile hatırlanan bir sesin içinde yaşarlar. Aradan yarım asır geçse de isimleri eskimez. Çünkü onlar yalnızca bir meslek icra etmemiş, yaşadıkları şehrin hayatına görünmez bir dikişle tutunmuşlardır.
Boyabat'ın eski zamanlarında böyle isimlerden biri de Foto Fazıl, yani gerçek adıyla Fazıl Yayla idi.
Fotoğrafçılık, o yılların Boyabat'ında sayıları pek fazla olmayan mesleklerden biriydi. Bugünkü gibi her köşe başında bir fotoğraf stüdyosu, her insanın cebinde bir kamera, her anın saniyesinde çekilmiş yüzlerce görüntü yoktu. Fotoğraf, öyle her gün tüketilen sıradan bir şey değildi.
Fotoğrafın bir ağırlığı vardı.
Bir fotoğraf çekilmek için insan önce hazırlanırdı. Saç baş düzeltilir, gömlek ütülenir, ceket fırçalanır, yakalar yerli yerine getirilirdi. İnsan fotoğraf makinesinin karşısına öyle alelacele geçmezdi. Çünkü o kare, yalnızca o günü değil, belki de ömrün geri kalanını taşıyacaktı.
Bugün bir telefonun hafızasına binlerce fotoğraf sığdırıyoruz. O günlerde ise bir fotoğrafın kendisi başlı başına bir hatıraydı.
Hem de öyle kolay unutulacak cinsten değil...
Çekilen bir fotoğrafın bile kahvede içilen kahve gibi kırk yıl hatırı olurdu.
Boyabat'ın o yıllarını düşünmek, bugünün kalabalığından geriye doğru yürümek gibidir.
Şehir henüz bugünkü imkânlarına kavuşmamıştı. Ekonomik hayat daha ziyade tarım, hayvancılık, küçük esnaflık ve çevre yerleşimlerle yapılan ticaret etrafında dönüyordu. İnsanların geçimi bugünkü gibi çeşitlenmiş değildi. Bir dükkânın açılması bile başlı başına bir hadise sayılır, yeni bir meslek sahibinin şehre yerleşmesi konuşulur, tanınan esnafın adı evlerde, kahvelerde, sokaklarda dolaşırdı.
Boyabat, kendi içine kapanık ama çevresine açık bir Anadolu kasabasıydı.
Pazarın kurulduğu günler başka, dükkânların kepenklerini indirdiği akşamlar başka olurdu. İnsanların birbirini tanıdığı, kimin oğlunun askere gittiğinin, kimin kızının nişanlandığının, kimin tarlasının bereketli olduğunun, kimin dükkânında işlerin yolunda gitmediğinin kısa zamanda duyulduğu yıllardı.
Zenginlik bugünkü ölçülerle değerlendirildiğinde belki sınırlıydı; fakat insanların hayatındaki bazı şeylerin değeri parayla ölçülmezdi.
Komşuluk vardı.
Selam vardı.
Hatır vardı.
Bir dükkâna girildiğinde yalnızca alışveriş yapılmaz, iki kelam edilirdi. Kahvede oturulduğunda yalnızca çay içilmez, şehir konuşulurdu. Bir düğün yalnızca iki insanın evlenmesi değil, neredeyse bütün mahallenin ortak sevincine dönüşürdü.
Ve fotoğraf...
Fotoğraf da işte böyle bir hayatın içinde, yavaş yavaş kendine yer açıyordu.
O yıllarda fotoğrafçılık öyle herkesin yapabileceği bir iş değildi.
Makine pahalıydı. Malzeme kolay bulunmuyordu. Film, kâğıt, kimyasal maddeler, baskı işlemleri ayrı bir maharet istiyordu. Fotoğraf çekmek, bugünkü gibi bir düğmeye basıp sonucu ekranda görmekten ibaret değildi.
Fotoğrafçının elinde yalnızca makine değil, sabır da bulunurdu.
Işığı bilmek gerekirdi.
Kadrajı bilmek gerekirdi.
İnsanın yüzünü tanımak gerekirdi.
Daha da önemlisi, karşısındaki insanı birkaç saniyeliğine de olsa rahatlatmak gerekirdi.
Çünkü vesikalık fotoğraf dediğimiz şey, aslında insanın kendisini en az bildiği hâlidir. İnsan kameranın karşısında birden ciddileşir. Omuzlarını nasıl tutacağını, nereye bakacağını, ağzını nasıl kapatacağını şaşırır. Fotoğrafçı ise bütün bu küçük telaşın içinden doğru yüzü bulur.
Fazıl Amca'nın mahareti de biraz buradaydı.
Onun dükkânı, Dörtyol mevkiine yakın ana cadde üzerinde, derinlemesine uzanan bir mekândı.
Dışarıdan bakıldığında belki başka dükkânlardan çok farklı görünmeyebilirdi. Fakat içeri adım atıldığında insan başka bir dünyaya girerdi.
Işıklarla dolu güzel bir stüdyosu vardı.
Bugünün devasa stüdyoları gibi gösterişli ekipmanlarla değil belki; fakat o günün şartları içinde insanın gözünde büyüyen, fotoğraf çekmenin gizemine yakışan bir düzeni vardı. Perdeler, ışıklar, fonlar, makineler...
Hepsi kendi yerinde.
O mekânın içinde Boyabat'ın yüzü biriktirilirdi.
Çocukların yüzü...
Delikanlıların yüzü...
Genç kızların mahcup bakışları...
Askere gidecek oğulların ciddi ifadeleri...
Yeni evlenmiş çiftlerin heyecanı...
Yaşlıların yılları taşıyan yüzleri...
Bir şehrin hayatı, farkına varmadan o dükkânın içinde kare kare çoğalırdı.
Fazıl Amca'nın çektiği vesikalıkların ayrı bir hikâyesi vardı.
Bazı fotoğrafların üzerinde ince bir işçilik maharetiyle oynardı.
Bugünkü dijital düzenleme programlarının olmadığı zamanlarda, fotoğrafın üzerinde yapılan küçücük bir müdahale bile ustalık isterdi. Bir yüzün çizgisini yumuşatmak, bir gölgeyi hafifletmek, bir kusuru belli belirsiz düzeltmek...
Bunlar, fotoğrafçının elindeki maharete bağlıydı.
Bugünün teknolojisi bir saniyede yüzlerce değişiklik yapabilir.
O günlerde ise bir fotoğrafın üzerinde yapılan küçücük bir dokunuş, adeta nakış işlemek gibiydi.
İğneyle kuyu kazmak gibi... Sabırla... Dikkatle... Göz kararıyla... Biraz da sanatkârlıkla.
Foto Fazıl'ın elinden çıkan bazı vesikalıklarda insanın kendisine bile daha yakışıklı, daha zarif, daha aydınlık göründüğü söylenirdi.
Belki bunda fotoğrafçının mahareti vardı.
Belki ışığın sırrı... Belki de insanın gençliğinin kendisi.
Çünkü şimdi dönüp o fotoğraflara bakınca, insanın gördüğü yalnızca bir yüz değildir.
Bir zaman görür.
Bir yaş görür.
Bir şehir görür.
Bir ömür görür.
Benim de ilk vesikalık fotoğrafımı Fazıl Amca çekmişti.
Bu cümle, bugün söylendiğinde basit bir hatıradan ibaretmiş gibi durabilir. Oysa değildir. İlk fotoğraf, insanın kendi yüzüyle ilk ciddi karşılaşmalarından biridir.
Çocuklukla büyümek arasında bir yerde, insanın kendisine dışarıdan bakmaya başladığı anlardan biridir. Fotoğrafçı "hazır" der, makineye bakarsınız ve bir anda zaman durur.
O anda bilmezsiniz.
O küçücük karenin yıllar sonra elinizde kalacağını bilmezsiniz.
Bir gün saçlarınızın ağaracağını, yüzünüzün değişeceğini, o fotoğraftaki insanın artık çok uzaklarda kalacağını bilmezsiniz.
Fakat fotoğraf bilir.
Fotoğraf, insanın unuttuğunu hatırlar.
O zamanlar fotoğrafların negatifleri de büyük bir titizlikle saklanırdı.
Şimdiki gibi bir fotoğrafı çekip beğenmediğinizde silmek yoktu.
Bir fotoğrafın arkasında emek vardı.
Negatifi vardı.
Arşivi vardı.
Beklemek vardı.
İhtiyaç olduğunda, yıllar sonra bile o negatif bulunur, yeniden tab edilir ve fotoğraf çoğaltılırdı.
Hem de istenildiği kadar.
Bu, bugün bize çok sıradan gelebilir.
Ama aslında o küçücük negatifler, Boyabat'ın kişisel hafızasının küçük arşivleriydi.
Bir dükkânın içinde yüzlerce, binlerce insanın hayatından izler duruyordu.
Belki bir asker fotoğrafı...
Belki bir düğün fotoğrafı...
Belki bir nüfus işlemi için çekilmiş vesikalık...
Belki evlenmek üzere olan genç bir kızın ailesine gönderilecek resmi...
Belki gurbet ellerdeki oğluna yollanacak bir fotoğraf...
Belki yıllar sonra evlatlarının eline geçecek bir baba resmi...
Fazıl Amca'nın arşivi, farkında olmadan küçük bir Boyabat hafızasıydı.
O negatiflerin her biri, ışığa tutulduğunda bir insanın geçmişini yeniden ortaya çıkarıyordu.
Bugün fotoğrafın bolluğundan şikâyet ediyoruz.
Belki de asıl mesele bolluk değil, kıymet meselesidir.
Bir zamanlar insanlar bir fotoğraf için hazırlanırdı.
Şimdi fotoğraf için hazırlanacak zamanımız yok.
Eskiden bir fotoğraf çekilirdi ve yıllarca saklanırdı.
Şimdi aynı gün içinde onlarcasını çekip ertesi gün çoğunu hatırlamıyoruz.
Eskiden fotoğraf çerçeveye konurdu.
Duvara asılırdı.
Salonun en güzel yerine yerleştirilirdi.
Misafir geldiğinde göz ucuyla bakılır, bazen üzerine konuşulurdu.
O fotoğraftaki insanlar belki artık hayatta değildi ama fotoğrafları yaşamaya devam ederdi.
Bir evin duvarında dedenin gençliği dururdu.
Bir başka evde askerden yeni dönmüş bir amcanın resmi...
Bir diğerinde gelinlik içindeki annenin yüzü...
Fotoğraf, ölümlü hayatın karşısına konulmuş küçük bir meydan okumaydı sanki.
"Sen yaşlanabilirsin," der gibiydi zamana.
"Sen insanları alıp götürebilirsin."
"Ama ben onların yüzünü saklarım."
Boyabat'ın eski ekonomik hayatında fotoğrafçının dükkânı, bugünün alışveriş dünyasındaki karşılığı olmayan özel bir yere sahipti.
Çünkü fotoğraf lüksle ihtiyaç arasında duran bir şeydi.
İnsan her gün fotoğraf çektirmezdi.
Fakat hayatın bazı dönemeçlerinde mutlaka fotoğrafa ihtiyaç duyulurdu.
Askerlik...
Evlilik...
Nişan...
Resmî işler...
Okul...
İş...
Gurbet...
Bazen yalnızca hatıra.
İnsanlar kazançlarını dikkatli harcar, her alışverişin hesabını bilirdi. Para kolay kazanılmıyor, emeğin karşılığı bugünkü gibi çeşitlenmiş tüketim alanlarına dağılmıyordu.
Bir çift ayakkabı alınırken düşünülür, bir takım elbise alınırken hesap yapılır, evin ihtiyaçları öncelik sırasına konurdu.
Ama bazı şeyler vardı ki, insan onları almak için yine de para ayırırdı.
Çünkü onların maddi değeri değil, manevi karşılığı vardı.
Fotoğraf da bunlardan biriydi.
Fazıl Amca'nın dükkânından çıkan her fotoğraf, aslında bir eve doğru yola çıkardı.
Kimi cebin içinde taşınırdı.
Kimi mektubun arasına konurdu.
Kimi bir zarfın içinde uzak bir şehre, belki İstanbul'a, Ankara'ya, Almanya'ya, gurbetin başka bir köşesine gönderilirdi.
Kimi çerçevelenir, duvara asılırdı.
Kimi bir sandığın içinde yıllarca beklerdi.
Kimi de yıllar sonra tesadüfen bulunurdu.
Ve insan, o fotoğrafı eline aldığında zaman birdenbire geriye doğru akardı.
İşte fotoğrafın mucizesi buydu.
Bir kâğıt parçası, insanı onlarca yıl öncesine götürürdü.
Bir yüz, bütün bir hayatı ayağa kaldırırdı.
Bir bakış, unutulmuş bir sokağı hatırlatırdı.
Bir ceket, bir dükkânı...
Bir saç biçimi, bir yılı...
Bir fotoğrafın arkasındaki el yazısı, artık hayatta olmayan bir insanın sesini...
Ne güzel yıllardı o seneler...
Bugünden bakınca bazı şeyler yoksulluk gibi görünüyor.
Evet, imkânlar sınırlıydı.
Teknoloji yok denecek kadar azdı.
Ulaşım bugünkü kadar kolay değildi.
İletişim ağırdı.
Para daha kıymetliydi.
Tüketim daha azdı.
Fakat hayatın başka bir zenginliği vardı.
Hatırlamanın zenginliği...
İnsanların birbirinin yüzünü gerçekten bilmesinin zenginliği...
Bir esnafın müşterisini ismiyle tanımasının zenginliği...
Bir fotoğrafın yıllarca aynı çerçevede durmasının zenginliği...
Bir dükkânda çekilen fotoğrafın, o dükkânı işleten insanla birlikte hatıra olması...
Bugün teknoloji bize her şeyi çoğaltma imkânı verdi.
Ama bazı şeyleri çoğaltırken kıymetini azalttı.
Bir zamanlar bir fotoğraf nadirdi.
Nadir olduğu için kıymetliydi.
Şimdi fotoğraf çok.
Fakat hatıra az.
Foto Fazıl'ın dükkânını bugün yeniden gözümüzün önüne getirebilsek...
Ana caddenin hareketini...
Dörtyol mevkiinin canlılığını...
Dükkânların önünden geçen insanları...
Bir tarafta esnafın günlük telaşını, diğer tarafta insanların birbirine selam verişini...
Sonra o uzunlamasına dükkânın içine girsek...
Işıkların altında duran stüdyoyu görsek...
Bir köşede fotoğraf makinesi...
Bir başka yerde fotoğraf kâğıtları...
Belki çekilmiş fotoğrafların asılı olduğu bir bölüm...
Ve içeride Fazıl Amca...
Sakin, dikkatli, işinin ehli...
Bir müşterinin karşısında:
"Başınızı biraz şöyle..."
"Omuzlarınızı düzeltin..."
"Tamam, şimdi bakın..."
Sonra o tanıdık ses:
"Hazır..."
Ve deklanşör...
İşte o anda yalnızca bir fotoğraf çekilmezdi.
Zamanın kendisinden küçücük bir parça koparılırdı.
Fazıl Amca'nın asıl büyüklüğü belki de burada yatıyordu.
O, yalnızca fotoğraf çekmedi.
Boyabat'ın insan yüzlerini zamanın içinden çekip aldı.
Bir şehrin gençliğini kaydetti.
Bir neslin yüzlerini sakladı.
Kiminin ilk vesikalığını, kiminin askerlik fotoğrafını, kiminin evlilik öncesi hâlini, kiminin hayatının en güzel yıllarını birer kareye sığdırdı.
Bugün o fotoğrafların çoğunda artık hayatta olmayan insanlar var.
Bazılarının isimleri unutuldu.
Bazılarının evleri yıkıldı.
Bazılarının dükkânları kapandı.
Bazı sokaklar değişti.
Bazı alışkanlıklar tarihe karıştı.
Fakat o insanlar bir zamanlar vardılar.
Güldüler.
Üzüldüler.
Çalıştılar.
Sevdiler.
Evlat büyüttüler.
Gurbete gittiler.
Döndüler.
Bir gün, Fazıl Amca'nın stüdyosunda birkaç saniyeliğine kıpırdamadan durup yüzlerini zamana emanet ettiler.
Belki de bu yüzden eski fotoğraflara bakarken insanın içine tarif edilmesi güç bir hüzün çöker.
Çünkü eski fotoğraf yalnızca geçmişi göstermez.
Geçmişin artık geri gelmeyeceğini de söyler.
Fotoğraftaki insanlar gençtir.
Biz biliriz ki yaşlandılar.
Fotoğraftaki çocukların bazıları bugün dededir.
Fotoğraftaki delikanlıların bazıları artık yoktur.
Fotoğraftaki evlerin bazıları yerinde değildir.
Fotoğraf çekilen dükkânlar değişmiştir.
Sokaklar değişmiştir.
Şehir değişmiştir.
Ama fotoğraf değişmez.
İşte onun gücü de budur.
Zaman akar.
Fotoğraf kalır.
Fazıl Yayla'nın, yani herkesin bildiği adıyla Foto Fazıl'ın Boyabat'a bıraktığı miras belki de dükkânının tabelasında yazan meslekten çok daha büyüktür.
Çünkü bazı meslekler yalnızca geçim kapısı değildir.
Bazı insanlar yaptıkları işin farkında olmadan bir dönemin kültürünü taşırlar.
Fotoğrafçı bunlardan biridir.
O, insanların yalnızca görüntüsünü değil, çağını da kaydeder.
Bir ceketin biçimi, bir saç modeli, bir bakış, bir duruş, bir fon, bir ışık...
Bütün bunlar yıllar sonra dönüp bakıldığında bir devrin sosyoekonomik ve kültürel portresine dönüşür.
Boyabat'ın o eski günlerini anlamak isteyen biri, yalnızca arşivlere, resmi kayıtlara, eski gazete haberlerine değil; o sararmış fotoğraflara da bakmalıdır.
Çünkü tarih bazen kitaplarda değil, insanların yüzlerinde saklıdır.
Şimdi düşünüyorum da...
Benim ilk vesikalık fotoğrafımı çeken Fazıl Amca, o gün belki bunun ileride benim için böyle bir hatıraya dönüşeceğini bilmiyordu.
Belki o gün onun için sıradan bir işti.
Bir müşteri gelmişti.
Kamera hazırlanmıştı.
Işık ayarlanmıştı.
Fotoğraf çekilmişti.
Negatif saklanmıştı.
Fotoğraf basılmıştı.
İş bitmişti.
Ama aslında bitmemişti.
Çünkü bazı işler yapıldığı gün bitmez.
Yıllar sonra yeniden başlar.
Bir eski fotoğrafın elimize geçmesiyle...
Bir ismin hatırlanmasıyla...
Bir dükkânın yerini tarif etmeye çalışırken...
Bir zamanlar orada yaşamış insanları düşünürken...
İşte o zaman Foto Fazıl yeniden çıkar karşımıza.
Ana caddede, Dörtyol mevkiine yakın o dar ve uzun dükkânında...
Işıkların arasında...
Makinesinin başında...
Boyabat'ın yüzünü zamana teslim ederken...
Ne güzel yıllardı, o seneler...
Fotoğrafın bile bir merasimi vardı.
İnsanın bir fotoğrafı olurdu; onu yıllarca saklardı.
Çerçeveletirdi.
Duvara asardı.
Çocuklarına gösterirdi.
"Bak, bu benim gençliğim..."
"Bak, bu deden..."
"Bak, bu fotoğrafı Foto Fazıl çekmişti..." derdi.
O cümleyle birlikte bir insanın ömrü, başka bir insanın ömrüne bağlanırdı.
Belki de bu yüzden Foto Fazıl yalnızca fotoğraf çekmedi.
Hatıra çekti.
Gençlik çekti.
Boyabat çekti.
Bir şehrin sokaklarında dolaşan zamanı, insan yüzlerinde dondurdu.
O negatifler yalnızca filmlerin üzerinde değildi.
Bir neslin hafızasında da negatifleri vardı.
Yıllar sonra, hayatın karanlık odasında o hatıralar yeniden tab edildi.
Her birinden bir yüz çıktı.
Her yüzden bir hikâye...
Her hikâyeden bir Boyabat...
Bütün bunların sonunda insanın söyleyebileceği tek bir cümle kaldı:
Ne güzel yıllardı o seneler...
Çünkü o yıllarda yalnızca insanlar birbirini tanımazdı.
İnsanlar birbirinin hatırını bilirdi.
Bir fotoğrafın bile, kahvede içilen bir fincan kahve gibi, kırk yıl hatırı olurdu.
Bugün geriye dönüp baktığımızda, o güzel yıllardan bize kalan yalnızca birkaç sararmış fotoğraf değil; o fotoğrafları çeken insanların emeği, nezaketi ve hatırasıdır.
Foto Fazıl, yani Fazıl Yayla, Boyabat'ın hafızasında böyle güzel bir iz bırakan insanlardan biriydi. Nice insanın yüzünü yıllara emanet etti, nice ailenin hatırasına dokundu. Çektiği her fotoğraf, farkında olmadan şehrin geçmişine düşülmüş küçük bir not, bir neslin yüzüne tutulmuş ışık oldu.
Şimdi o günlerin çoğu geride kaldı. Dükkânlar değişti, caddeler değişti, insanlar değişti. Fakat bazı isimler değişmeyen bir yerde, hatıraların içinde yaşamaya devam ediyor.
Foto Fazıl da onlardan biri.
Bize ilk fotoğraflarımızı emanet eden, nice güzel yüzü zamanın içinden çekip çıkaran, Boyabat'ın eski günlerine ışık tutan Fazıl Yayla Amca'yı rahmet ve minnetle anıyorum.
Mekânı cennet, makamı âli olsun.
Allah rahmet eylesin.
Geride bıraktığı her fotoğraf gibi, hatırası da aydınlık içinde kalsın.
