Boyabat'ta bazı insanlar vardır; yaşadıkları şehrin tarihine sadece isimleriyle değil, hatıralarıyla da yazılırlar.
Onları anlatmaya başladığınızda yalnızca bir kişiyi anlatmış olmazsınız. Bir sokağı, bir dükkânı, bir çarşıyı, bir dönemi ve artık geride kalmış bir hayat biçimini de anlatırsınız.
Boyabat’ın eski günlerinden söz edildiğinde, Orta Çarşı’nın hareketli dünyası gözümüzün önüne gelir.
Esnafın kepenk açtığı, çarşıya alışveriş için gelenlerin birbirleriyle selamlaştığı, çocukların sokak aralarında koşturduğu o yıllar...
O yılların içinde, kendine has neşesi, sohbeti ve insan sevgisiyle ayrı bir yeri olan bir isim belirir:
Bekir Elkovan.
Boyabatlıların deyimiyle Gazeteci Bekir...
Onu yalnızca “gazeteci” diye tanımlamak, aslında onu anlatmaya yetmez.
Çünkü Bekir Amca, gazete satan bir esnaf olmanın çok ötesinde, Orta Çarşı’nın hafızasına karışmış bir insandı.
1970’li ve 1980’li yıllarda gazete, bugünkü gibi yalnızca haber okumak için alınan bir kâğıt değildi.
Gazete, sabahın kendisiydi.
Evlerin kapısından içeri giren ilk haber, kahvehanelerde üzerine uzun uzun konuşulan gündem, esnafın dükkânında açılan ilk sohbet, memurun öğle arasında göz attığı sayfalar, emeklinin dünyaya açılan penceresiydi.
Boyabat’ta o dünyanın kapılarından biri de Bekir Amca’nın dükkânıydı.
Orta Çarşı’da mütevazı bir dükkân...
Fakat bazı dükkânların büyüklüğü metrekareyle ölçülmez.
İçinde biriken hatıralarla ölçülür.
Bekir Amca’nın dükkânı da böyleydi.
Sabahın erken saatlerinde kapısını açar, gazetelerin gelmesini beklerdi. Dağıtım aracının sesi duyulduğunda çarşının sessizliği bozulur, taze basılmış gazetelerin kokusu dükkânın içine yayılırdı.
O koku, aslında bir devrin kokusuydu.
Taze mürekkep, kâğıt ve sabah çayının buharı birbirine karışır; Boyabat yeni güne böyle başlardı.
Bekir Amca’yı farklı kılan yalnızca sattığı gazeteler değildi.
İnsan tanımasıydı.
Çocuğu görünce çocuklaşır, genci görünce gençleşir, yaşlıyla konuşurken onun dünyasına girerdi.
Kimine bir şaka yapar, kimine takılır, kimine hâl hatır sorar, kimine de yalnızca tebessüm ederdi.
Onun dükkânına giren herkes, yalnızca gazete alıp çıkmazdı.
Bir selam alırdı.
Bir sohbet ederdi.
Bazen bir tebessüm...
Bazen kısa bir hatırlaşma...
Belki de bu yüzden Bekir Amca’nın dükkânı, Boyabat’ın sıradan bir gazete bayisi değil, küçük bir insanlık durağı olmuştu.
Gazeteler değişirdi.
Manşetler değişirdi.
Hükümetler değişir, siyasetçiler gelir geçerdi.
Ama Bekir Amca’nın insanlara karşı sıcaklığı değişmezdi.
Tercüman, Hürriyet, Milliyet, Günaydın, Sabah, Güneş, Türkiye, Cumhuriyet, Milli Gazete...
Bugün birçoğumuz için yalnızca gazete isimleri.
Ama o dönemi yaşayanlar için her birinin ayrı bir anlamı vardı.
Gazete almak, güne başlamak demekti.
Bir gazetenin manşetini okumak, memleketin nabzını tutmaktı.
Bir köşe yazarının yazısını takip etmek, günün sohbetine hazırlanmaktı.
Bekir Amca ise bütün bu alışkanlıkların tam ortasındaydı.
Gazetelerin kime gideceğini bilir, abonelerini tanır, gazetelerini ayırırdı.
Abone defteri onun için sıradan bir defter değildi.
O defterde Boyabat'ın insanları vardı.
Her ismin arkasında bir hayat, her gazetenin arkasında bir alışkanlık bulunuyordu.
Belki yıllarca aynı kişi, aynı gazeteyi aynı saatte almıştı.
Bekir Amca için bu, basit bir satış işlemi değildi.
İnsanların hayatlarına dokunan bir emekti.
Bugün internetin birkaç saniyede dünyayı önümüze getirdiği bir çağda yaşıyoruz.
Bir haberi öğrenmek için gazete bayisine gitmiyoruz.
Telefonun ekranına bakıyoruz.
Bir zamanlar sabahın erken saatlerinde beklenen gazete dağıtım aracının yerini bildirim sesleri aldı.
Gazete bayilerinin önündeki kuyruklar azaldı.
Abone defterlerinin yerini dijital listeler aldı.
Ama insanın insana duyduğu ihtiyaç hiç değişmedi.
İşte Bekir Elkovan’ın hatırası da tam burada anlam kazanıyor.
Çünkü onun hikâyesi aslında gazetecilikten daha büyük bir hikâyedir.
Bu, bir şehrin insan ilişkileri hikâyesidir.
Boyabat’ın Orta Çarşısı bugün hâlâ yerinde.
Sokaklar aynı sokaklar belki...
Fakat zaman, insanların seslerini yavaş yavaş duvarlardan çekip aldı.
Bir zamanlar o sokaklarda yükselen kahkahalar, esnaf sesleri, çocukların koşuşturmaları, sabahın erken saatlerinde gazete bekleyen insanların telaşı bugün yalnızca hatıralarda yaşıyor.
O hatıraların arasında Bekir Amca’nın sesi de var.
Belki bir çocuğa takılırken...
Belki bir müşterisinin gazetesini uzatırken...
Belki bir dostuyla sohbet ederken...
Belki de sabahın erken saatlerinde dükkânının önünde gazete balyalarını açarken...
İnsanlar ölür.
Dükkânlar kapanır.
Çarşılar değişir.
Gazeteler sararır.
Ama bazı insanlar vardır ki, onların ardından yalnızca bir mezar taşı kalmaz.
Bir şehrin hafızasında yerleri kalır.
Bekir Elkovan da Boyabat’ın o güzel hafızasında böyle bir yere sahiptir.
Onu hatırlayanların anlattığı her küçük ayrıntı, aslında kaybolmaya yüz tutmuş bir dönemin parçasıdır.
Bir dükkân...
Bir gazete...
Bir abone defteri...
Bir bardak çay...
Bir sabah sohbeti...
Bütün bunların ortasında, insanlara gülümseyen bir Bekir Amca...
Şimdi Orta Çarşı’dan geçerken, gözlerimizi biraz kapatıp geçmişi düşünsek...
Belki eski dükkânların sesini yeniden duyabiliriz.
Belki sabahın serinliğinde gazete dağıtım aracının motor sesi gelir kulağımıza.
Belki taze mürekkep kokusunu hissederiz.
Belki bir köşede, elinde gazetelerle eve giderken Bekir Amca’yı görürüz.
Çünkü bazı insanlar fotoğraflarda değil, hatıralarda yaşamaya devam eder.
Bekir Elkovan da Boyabat’ın hatıralarında yaşayan o güzel insanlardan biridir.
O, bir gazete bayisinin ötesinde, bir dönemin tanığıydı.
Bir çarşının neşesiydi.
Çocukların Bekir Amcası, gençlerin dostu, büyüklerin sohbet arkadaşıydı.
Bugün geriye dönüp baktığımızda, onun hayatından bize kalan en değerli şey belki de gazete değildir.
İnsan sıcaklığıdır.
Bir selamın, bir tebessümün, bir güzel sözün insan hafızasında yıllarca yaşayabileceğini gösteren sade ve güzel bir ömürdür.
Kendisini tanıyanların gönlünde bıraktığı iz, basılmış gazetelerden çok daha kalıcıdır.
Rahmetli Bekir Elkovan’ı sevgi, saygı ve özlemle yâd ediyorum.
Allah rahmet eylesin.
Mekânı cennet, ruhu şad olsun.
Boyabat’ın eski sokaklarında bir zamanlar yankılanan o güzel insan sesleri, hatıralarımızda yaşamaya devam etsin.
Çünkü şehirlerin gerçek tarihi, yalnızca taşlarında ve binalarında değil; o taşlara, sokaklara ve insanlara hayat veren gönüllerde saklıdır.
