Boyabat'ta bazı mekânlar vardır ki; kapısından içeri girdiğinizde yalnızca bir dükkâna yahut bir çay ocağına girmezsiniz. Orada bir dönemin kapısını aralarsınız.
Duvarlarında insanların sesleri, masalarında yılların hatıraları, raflarında kitapların kokusu, pencerelerinde şehrin eski manzaraları vardır.
Siz oraya bugün gidersiniz ama karşınıza dün çıkar.
Boyabat Din Görevlileri Derneği de benim hafızamda böyle bir mekândır.
Orta Çarşı'da, üst katta bulunan bu mütevazı yer, bir zamanlar din görevlilerinin uğrak mekânıydı.
Vaizler, müftülük çalışanları, imam hatipler, müezzinler gelip giderdi. İmam Hatip Lisesi'nin meslek dersleri öğretmenleri de buraya uğrardı.
Bu mekân yalnızca çay içilen, birkaç kelâm edilen bir yer değildi. Aynı zamanda sohbetin, istişarenin, öğrenmenin ve dostluğun ocağıydı.
Benim içinse biraz daha başka bir anlam taşırdı. Çünkü kütüphanesi vardı.
O kütüphane, benim gibi okumaya, öğrenmeye ve büyüklerin sohbetinden istifade etmeye meraklı olanlar için küçük ama kıymetli bir hazineydi.
Raflarda duran kitapların arasında dolaşırken insan, yalnızca sayfaları çevirmiyor; başka dünyalara, başka zamanlara yolculuk ediyordu.
Üstelik oraya gelen imam hatiplerden ve öğretmenlerden çok şey öğrendiğim olurdu.
Bazen bir kitap öğretirdi insana, bazen bir hoca, bazen de bir öğretmen... Anlatılanlar hayatta lazım olan ya da olacak bilgilerden oluşurdu…
Şimdi geriye dönüp baktığımda anlıyorum ki insanın yetişmesinde yalnızca okulların ve ders kitaplarının değil, böyle mekânların ve böyle insanların da büyük payı vardır.
Bazı ocaklar vardır ki insanı yalnızca ısıtmaz; zihnini ve gönlünü de ısıtır. Din Görevlileri Derneği benim için böyle bir ocaktı. O ocağın bir de çaycısı vardı: Şükrü Savaş…
Şükrü Dayı'nın sabahı herkesten önce başlardı.
Gün daha çarşıya tam anlamıyla doğmadan o gelir, çay ocağının altını yakardı. Pencereleri açardı. İçeriye sabahın serinliği dolardı. Sonra eline paspasını alır, zemini temizler; masaları, sandalyeleri, cam kenarlarını deterjanlı suyla güzelce silerdi.
O, yaptığı işi yalnızca bir geçim vasıtası olarak görmezdi. İşine bir gönül adamının ciddiyetiyle yaklaşırdı.
Çay ocağını açmak, ocağın altını yakmak, masaları temizlemek, bardakları hazırlamak, çayı demlemek… Bunların hepsi onun günlük hayatının sıradan işleri gibi görünürdü.
Fakat insan bugün geçmişe dönüp baktığında, o sıradan işlerin içinde ne büyük bir zarafet olduğunu fark ediyor. Çünkü bazı insanlar yaptıkları işe kendi karakterlerinden bir parça bırakırlar. Şükrü Dayı da öyleydi.
Çayı çok güzel demlerdi. Çayın kendine has bir rengi, kokusu, kıvamı olurdu. O çay yalnızca sıcak bir içecek değildi. Sabahın ilk sohbetiydi. Günün ilk selamıydı. Biraz sonra başlayacak muhabbetlerin habercisiydi.
Çayın yanında Erzurum şekeri kullanırdı.
Öyle paket paket değil… Çuvallar dolusu Erzurum şekeri alırdı.
O yıllarda Erzurum şekeri, bugün olduğu gibi her şeyin yanında öyle kolayca tüketilen sıradan bir ürün değildi. Aranan, tercih edilen, kıymetli bir şeker türüydü.
Çay içiliyorsa yanında mutlaka Erzurum şekeri de lazımdı.
Şükrü Dayı da çayın hakkını vermek için çuval çuval Erzurum şekeri satın alırdı.
Boş kaldığı zamanlarda çuvalı önüne çeker, ağzını açar ve elindeki o altın sarısı şeker kırma makasıyla Erzurum şekerini küçük küçük, küp küp parçalara ayırırdı.
Şeker kırma makasının çıkardığı o ses bile bugün kulaklarımda…
Bir parça şeker… Sonra bir parça daha…
Çuvalın içindeki iri şeker parçaları, Şükrü Dayı'nın maharetli ellerinde çayın yanına yakışan küçük küplere dönüşürdü.
Bugün market raflarında hazır paketlenmiş şekerleri görünce insanın aklına gelmeyen ayrıntılardan biriydi bu.
Fakat hayat zaten böyle değil midir?
Bir zamanlar herkesin gözünün önünde duran şeyler, yıllar geçince hatıraların en kıymetli parçaları oluverir.
Çay ocağının yanı başında bir buzdolabı vardı. Buzdolabının üzerinde de bir radyo…
Şükrü Dayı sabahları radyoyu açmayı ihmal etmezdi.
O yıllarda radyonun evlerde ve iş yerlerinde ayrı bir yeri vardı. Televizyon henüz bugünkü kadar hayatımızın merkezinde değildi. Radyo, insanın yalnızlığına arkadaşlık eder; sabahın sessizliğini sesle doldururdu.
Şükrü Dayı da radyonun sesini hafifçe açardı. Ne fazla yüksek… Ne de duyulmayacak kadar kısık. Tam kararında…
Sabah saatlerinde radyodan yükselen türküler, çay ocağının havasına bambaşka bir renk katardı.
Yüreğe dokunan türküler…
İnsanı bir an susturan, bir an uzaklara götüren, bazen de nerede olduğunu unutturup başka zamanlara taşıyan türküler…
Neşet Ertaş'ın yanık ve içli sesi nice sabaha eşlik etmiştir orada. Bozkırın bağrından kopup gelen o ses, Orta Çarşı'nın üst katındaki mütevazı çay ocağında yankılanırdı.
Bir tarafta çay kaynardı. Bir tarafta bardakların sesi… Bir tarafta insanların sohbeti…
Bütün bunların arasından radyodan yükselen Neşet Ertaş türküsü…
Şimdi düşünüyorum da, o günlerin sabahları ne kadar sade, ne kadar güzelmiş.
Sonraları radyonun yerini siyah-beyaz, küçük bir televizyon aldı.
Teknoloji yavaş yavaş hayatımıza giriyordu. Televizyonun ekranı küçüktü ama etrafında toplanan insanların merakı büyüktü.
Biz de zaman zaman televizyonu seyrederdik. En çok da haberleri…
Bugünkü gibi yüzlerce kanal, sonsuz görüntü, bitmek bilmeyen yayın akışı yoktu. Haber saati geldiğinde insanlar gerçekten haber dinlemek için televizyonun karşısına geçerdi.
Dünyanın neresinde ne olmuş, memlekette ne yaşanmış, Ankara'da ne konuşulmuş, hangi gelişme meydana gelmiş…
Haber biterdi. Televizyon kapanırdı. Hayat devam ederdi.
Belki de en güzel tarafı buydu. Çünkü insanın zihnini her dakika binlerce görüntüyle dolduran bir dünya henüz kurulmamıştı.
Şükrü Dayı'nın çayları o kadar beğenilirdi ki, yalnızca derneğe gelenler değil, çevredeki esnaf da çayını ondan isterdi.
O dar merdivenler… Şimdi gözümün önüne geliyor.
Terazilerdeki bardaklar, âdetâ mekik gibi o dar merdivenlerden iner çıkar; çaylar dükkânlara taşınırdı. Bir aşağı… Bir yukarı… Bir aşağı… Bir yukarı…
Garsonun ayak sesleri, Şükrü Dayının sessizliği, bardakların birbirine hafifçe çarpan sesi ve çayın buharı… Orta Çarşı'nın o günlerine ait küçük bir hayat manzarasıydı.
Şimdi o merdivenlerden kaç kişi çıkıp indi, kaç bardak çay taşındı, kaç sohbet yapıldı, kaç gönül birbirine yaklaştı, kim bilir?
İnsan yaşarken bunların hiçbirini kayda değer görmüyor. Oysa hayatın gerçek hazinesi, çoğu zaman farkına varmadan yaşadığımız o küçük anlardadır.
Bir bardak çay…
Bir parça Erzurum şekeri…
Radyodan yükselen bir türkü…
Bir kitap…
Bir hocanın nasihati…
Bir öğretmenin öğretisi...
Bir esnafın selamı…
Bir dostun hâl hatır sorması…
Bütün bunların ortasında işini sessizce yapan bir çaycı…
Her fâni gibi Şükrü Dayı da bir gün hayatın son durağına yaklaşacaktı.
Bir gün kanser olduğunu öğrendi.
Hayatının nice zorluğuna göğüs germiş, nice sabahı erkenden karşılamış, nice çayı demlemiş, nice insanın gönlüne dokunmuştu.
Bu defa karşısında başka türlü bir imtihan vardı.
Ağır hastalığa karşı direndi. Kolay teslim olmadı. Fakat insanın gücü bir yere kadar…
Ölüm, herkesin kapısını çalan ve hiçbir insanın kapısını sonsuza kadar kapalı tutamadığı bir misafirdir.
20 Ekim 1989'da Şükrü Dayı da o büyük yolculuğa çıktı.
Arkasında bir çay ocağı bıraktı.
Bir kütüphane bıraktı.
Bir radyo sesi bıraktı.
Bir siyah-beyaz televizyon bıraktı.
Bir şeker çuvalı, bir şeker kırma makası, bir bardak çay ve daha nice küçük hatıra bıraktı.
Ama hepsinden önemlisi, insanların hafızasında bir iz bıraktı.
İnsan aslında öldüğünde tamamen gitmiyor.
Adı bir yerde anılıyorsa…
Yaptığı bir iyilik hatırlanıyorsa…
Birileri onunla ilgili güzel bir hatırayı anlatıyorsa…
Bir zamanlar yaptığı sıradan bir iş, yıllar sonra bir başkasının gönlünde güzellik olarak yaşıyorsa…
İşte insanın asıl ömrü biraz da orada devam ediyor.
Şükrü Savaş Dayı'nın ömrü de bugün bizim hatıralarımızda devam ediyor.
Belki artık o çay ocağının altı onun elleriyle yanmıyor.
Belki pencereleri sabahın ilk ışığında o açmıyor.
Masaları, sandalyeleri, cam kenarlarını onun elleri temizlemiyor.
Şeker çuvalını önüne çekip o altın sarısı şeker kırma makasıyla küp küp şeker kesmiyor.
Dar merdivenlerden bardaklarla aşağı yukarı mekik dokumuyor.
Radyoyu açıp Neşet Ertaş'ın türkülerini dinlemiyor.
Ama insan hafızası tuhaf bir sandık… Kapağını açtığınızda yıllar önce yaşanmış bir sabah bütün canlılığıyla karşınıza çıkabiliyor.
Birden… Çay ocağının kapısını görüyorsunuz. Şükrü Dayı'yı ocağın başında görüyorsunuz.
Buharı tüten çay bardaklarını... Buzdolabının üzerindeki radyoyu…Radyodan yükselen o yanık türküyü… Masanın üzerinde duran kitapları… Kütüphanenin raflarını…
Orta Çarşı'nın üst katında, kendi hâlinde yaşayan o küçük dünyayı…
Zaman geçiyor.
Çarşılar değişiyor.
Dükkânlar, mekânlar el ve yer değiştiriyor.
İnsanlar birer birer aramızdan ayrılıyor.
Mekânların adı kalıyor belki ama ruhu değişiyor.
Fakat hatıralar, bütün bu değişime direniyor. Çünkü şehirleri sadece binalar meydana getirmez.
Şehirleri insanlar kurar.
Şehirlerin gerçek tarihi, resmi kayıtlarda yazmayan ayrıntılarda saklıdır.
Bir çaycının sabah erkenden yaktığı ocakta…
Bir hocanın söylediği nasihatte…
Bir imamın yaptığı sohbette…
Bir esnafın gönderdiği çayda…
Bir kütüphanenin raflarında…
Bir radyodan yükselen türküde…
İnsanların birbirine gönülden bağlı olduğu o eski günlerde…
Boyabat'ın yakın tarihine dair hafızamızda böyle nice insan, nice mekân ve nice hatıra var.
Bunları hatırlamak, sadece geçmişi yâd etmek değildir.
Aynı zamanda geçmişe karşı vefa borcunu ödemektir. Çünkü geçmişini unutan şehirlerin hafızası zayıflar. Hafızası zayıflayan insanların da kökleri kurur.
Bizimse hatırlamaya ihtiyacımız var.
Şükrü Dayı'yı…
Din Görevlileri Derneği'ni…
Orta Çarşı'nın o eski hâlini…
Kütüphaneyi…
İmam hatipleri, hocaları, vaizleri, müezzinleri…
Bir bardak çayın etrafında kurulan dostlukları…
Radyodan yükselen türküleri…
Ve insanın insana henüz daha çok benzediği o güzel zamanları…
Bugün elimizde belki daha çok imkân var. Ama o günlerin bazı güzelliklerini kaybettiğimiz de bir gerçek.
Belki de bu yüzden geçmişe dönüp bakınca içimiz burkuluyor.
Bir bardak çayın buğusunda kaybolan yılları görüyoruz.
Bir türkünün nağmesinde çocukluğumuzu duyuyoruz.
Eski bir merdivenin gıcırtısında ayak seslerimizi işitiyoruz.
Bir insanın adını andığımızda, onunla birlikte bir şehrin eski hâli yeniden gözlerimizin önünde canlanıyor.
Şükrü Savaş Dayı da Boyabat'ın o eski zamanlarından bize kalan güzel hatıralardan biridir. Allah rahmet eylesin. Mekânı cennet olsun. Rabbim, geride bıraktığı güzel hatıraları ve insanların gönlündeki muhabbeti onun için sadaka-i cariye hükmünde kılsın.
Bizlere de yaşadığımız zamanın kıymetini bilmek, güzel insanlar yetiştirmek ve güzel insanların hatırasına sahip çıkmak nasip etsin. Çünkü bazı insanlar gider… Fakat onların demlediği çayın kokusu uzun yıllar kalır. Bazı sesler susar… Fakat söyledikleri türküler hafızamızda çalmaya devam eder.
Bazı mekânların kapısı kapanır… Fakat orada yaşanan güzel günlerin kapısı insanın gönlünde hiç kapanmaz.
Şükrü Dayı da işte böyle bir hatıradır.
Bazı hatıraların son kullanma tarihi yoktur.
Onlar, insan yaşadığı müddetçe gönlün bir köşesinde sessizce yaşamaya devam eder.
