Yeni bir Hicrî yıla daha girdik... Sosyal medya hesaplarında kutlama mesajları paylaşılıyor, güzel temenniler dile getiriliyor.
En çok da; "Hicrî yılınız mübarek olsun!" deniliyor.
Elbette bunlar güzel niyetlerin yansımalarıdır. Ancak insan ister istemez şu soruyu sormadan edemiyor:
Acaba hicretin ne olduğunu gerçekten biliyor muyuz?
Daha doğrusu, hicret denildiğinde zihnimizde yalnızca bir tarih bilgisi mi canlanıyor, yoksa insanlık tarihinin en büyük dönüşümlerinden birinin anlamını kavrayabiliyor muyuz?
Bugün birçok insan, İslâm tarihinin ana başlıklarını bile anlatmakta zorlanıyor.
Oysa bir millet geçmişini ne kadar iyi tanırsa geleceğini de o kadar sağlam inşa eder.
Tarihini bilmeyen toplumlar, kökü olmayan ağaçlara benzer. İlk fırtınada yönlerini kaybederler.
Hicret, sadece bir şehirden başka bir şehre yapılan yolculuğun adı değildir.
Hicret, insanın inancı uğruna göze aldığı fedakârlığın adıdır.
Hicret, konfor alanını terk etmenin adıdır.
Hicret, hakîkat uğruna bedel ödemenin adıdır.
En önemlisi hicret, bir kaçış değil; yeni bir medeniyetin kuruluş yürüyüşüdür.
Milâdî 622 yılında Mekke'den Medîne'ye doğru başlayan o kutlu yolculuk, aslında insanlığın kaderini değiştiren büyük bir dönüşümün başlangıcıydı.
Yıllarca baskıya, işkenceye, ambargoya ve zulme maruz kalan Müslümanlar, inançlarını yaşayabilmek için doğdukları şehirden ayrılmak zorunda kaldılar.
Düşünün...
Bir insanın doğduğu evi terk etmesi kolay değildir.
Çocukluğunun geçtiği sokakları, hatıralarını, dostlarını, akrabalarını geride bırakması kolay değildir.
Toprağını, ticaretini, malını mülkünü bırakması kolay değildir.
Fakat iman, bazen insandan en sevdiği şeylerden vazgeçmesini ister.
İşte hicret bunun en canlı örneğidir.
Mekke'den ayrılan muhacirler yalnızca evlerini değil, çoğu zaman bütün dünyalıklarını geride bıraktılar.
Kimi dükkânını bıraktı, kimi bağını bahçesini, kimi yıllarca emek vererek kurduğu düzenini.
Ama onların kazandığı şey, kaybettiklerinden çok daha büyüktü.
Çünkü onlar Allah'ın rızasını tercih etmişlerdi.
Bugünün insanı açısından bakıldığında hicret çok uzak bir tarih gibi görülebilir. Halbuki hicret her çağın insanına hitap eden evrensel bir mesaj taşır.
Her insanın hayatında bir Mekke vardır.
Her insanın hayatında bir Medine vardır.
Her insanın terk etmesi gereken yanlışları, alışkanlıkları, günahları ve bağımlılıkları vardır.
Kimi kibirden hicret etmelidir tevazuya.
Kimi öfkeden hicret etmelidir merhamete.
Kimi hırstan hicret etmelidir kanaate.
Kimi bencillikten hicret etmelidir paylaşmaya.
Kimi karanlıktan hicret etmelidir aydınlığa.
Aslında gerçek hicret, insanın kendi iç dünyasında başlar.
Çünkü insan bazen binlerce kilometre yol gider ama hiç değişmez.
Bazen de bulunduğu yerden ayrılmadan bambaşka bir insana dönüşür.
İslâm'ın öğrettiği hicret anlayışı da tam olarak budur.
Nefisten hakîkate yürüyüştür.
Yanlıştan doğruya yöneliştir.
Kötülükten iyiliğe geçiştir.
Cehaletten ilme ulaşmaktır.
Bugün yaşadığımız çağın en büyük problemlerinden biri bilgi eksikliği değildir aslında. Bilgiye ulaşmak tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar kolaydır. Sorun, bilgiyi hikmete dönüştürememektir.
Birkaç saniyede milyonlarca bilgiye erişebiliyoruz. Fakat kendi tarihimizin en önemli dönüm noktalarını bilmiyoruz.
Hicretin neden gerçekleştiğini bilmiyoruz.
Muhacir ile ensarın kardeşliğini bilmiyoruz.
Medine'de kurulan toplumsal düzenin insanlık tarihindeki yerini bilmiyoruz.
Oysa Medine'de inşa edilen kardeşlik modeli, bugün bile dünyanın ihtiyaç duyduğu en önemli ahlâkî derslerden biridir.
Bir tarafta her şeyini bırakıp gelen muhacirler vardı.
Diğer tarafta sahip olduklarını paylaşan ensar vardı.
Dünya tarihinin en büyük kardeşlik örneklerinden biri orada yaşandı.
Mallar paylaşıldı.
Evler paylaşıldı.
Sofralar paylaşıldı.
Ama en önemlisi gönüller paylaşıldı.
Bugün insanlık tam da bu ruha muhtaçtır.
Çünkü modern çağ insanı kalabalıklar içinde yalnızlaşmıştır.
Binalar yükselmiş, gönüller küçülmüştür.
Teknoloji gelişmiş, merhamet gerilemiştir.
İletişim araçları çoğalmış, insanlar birbirinden uzaklaşmıştır.
Belki de hicretin bize hatırlattığı en önemli gerçek budur:
İnsan ancak inanç, kardeşlik ve ahlâk üzerine kurulu bir hayatla huzura ulaşabilir.
Yeni bir Hicrî yılın eşiğinde takvim yapraklarını değiştirmekten daha önemli bir sorumluluğumuz var.
Kendimize dönüp bakmak.
Hayatımızı gözden geçirmek.
Neyi terk etmemiz gerektiğini düşünmek.
Hangi yanlışlardan uzaklaşacağımıza karar vermek.
Çünkü hicret sadece tarihte kalmış bir olay değildir.
Hicret, her gün yeniden yaşanabilecek bir irade hareketidir.
Her sabah kötülükten iyiliğe atılan bir adımdır.
Her günahı terk etme kararlılığıdır.
Her güzel davranışa yönelme cesaretidir.
Belki de yeni yıl vesilesiyle sorulması gereken en önemli soru şudur:
Biz hangi Mekke'den ayrılacağız?
Hangi Medîne'ye doğru yürüyeceğiz?
İşte bu sorunun cevabı, yalnızca İslâm tarihini ne kadar bildiğimizi değil; imanımızı ne kadar yaşadığımızı da ortaya koyacaktır.
