Sanatçı, gazeteci ve entelektüel kimliğiyle kamuoyu önünde söz söyleyen bazı sözde münevverler, vaktiyle savundukları fikirlerin çöküşü karşısında dahi bir özeleştiri yapma ihtiyacı hissetmiyor.
Kirli nefesleriyle şişirip Frenk cilasıyla parlatıp hakikat diye pazarladıkları balonun patlayışı karşısında dahi ne hicap duyuyorlar ne de mahcubiyet gösteriyorlar.
Çünkü onların doyumsuz ruhlarını ve bedenlerini besleyen şey; Anadolu irfanına, Anadolu insanına adavet gütmektir, ona tepeden bakmaktır.
Peki neden Anadolu insanına adavet besleyip hakir görüyorlar?
Bunu anlamak çok da zor değil.
Çünkü Anadolu insanının hayatı, İslami hassasiyetlerle, ahlaki ölçülerle ve Allah'ın emirleriyle harmanlanmıştır.
Neden özür dilemiyorlar?
Çünkü özür dilemek, yıllarca inşa ettikleri yanılmazlık putunun çatlaması demektir. O buz parçasını andıran kibir eriyecek; kendilerini besleyen menfaat musluklarının kesileceğinden endişe ediyorlar.
Dün devleti ve kurumlarını itibarsızlaştıran söylemleri, vaveylalar ve timsah gözyaşları eşliğinde en yüksek perdeden haykıranlar; ahbaplarını ve çavuşlarını parlatmak için her fırsatı kullananlar, bugün özür söz konusu olunca birkaç zorlama cümleyi dahi gönülsüzce, ağız ucuyla dile getiriyorlar.
Demek ki mesele hakikati savunmak değilmiş; şartlara göre saf değiştirmekmiş. Dün sergiledikleri ateşli tavır ile bugün gösterdikleri isteksiz mahcubiyet arasındaki uçurum, samimiyetin değil menfaatin izini ele veriyor.
Siz o gün gerçekten inandığınız için konuşuyordunuz ya da öyle görünüyordunuz. Bugün ise hakikat karşısında aynı cesareti gösteremiyorsunuz. Tarih, yanılmayı değil; yanlışı gördüğü hâlde onu savunmaya devam edenleri kaydeder.
Hakikat, alkışla değil zamanla hükmünü verir; bugün susturmaya çalıştığınız gerçekler yarın vicdanınızın en gür sesi olacaktır. Tarih, yanılanları değil; hakikati gördüğü hâlde yanlışı savunmaya devam edenleri yazar. Ve millet, hafızasını sandığınız kadar çabuk kaybetmez.