Yunus Emre, yüzyılları aşarak bugün de kulağımıza aynı sözü fısıldıyor:
"Bir garip ölmüş diyeler
Üç günden sonra duyalar."
Bu iki mısra, yalnızca ölüm üzerine söylenmiş bir ağıt değildir. Aynı zamanda insanın yalnızlığına, unutulmuşluğuna ve dünyanın vefasızlığına tutulmuş bir aynadır.
"Garip" dediğimiz kimdir?
Yersiz yurtsuz olan mı? Yoksul olan mı? Kimsesiz kalan mı?
Yoksa bu dünyada kendisini hiçbir yere ait hissedemeyen insan mı?
Yunus Emre'nin dünyasında garip, bu toprağın değil, hakikatin yolcusudur.
İnsan, aslî yurdundan ayrılmış bir misafirdir; ölüm ise onun için bir son değil, eve dönüşün kapısıdır.
Ancak Yunus'un dizelerinde yalnızca tasavvufî bir derinlik yoktur. Tasavvufî bir derinlik olduğu kadar güçlü bir toplumsal eleştiri de vardır.
Bir insan ölür.
İlk gün haber olur.
İkinci gün konuşulur.
Üçüncü gün unutulmaya başlanır.
Sonra geriye yalnızca birkaç fotoğraf, birkaç hatıra ve zamanla silikleşen bir isim kalır.
Belki de Yunus'un "üç günden sonra duyalar" sözü, insan hafızasının ne kadar kısa, dünyanın ise ne kadar acımasız olduğunu anlatmaktadır.
Bugün değişen yalnızca zamanın şeklidir.
Eskiden mahalle sakinleri unuturdu, şimdi algoritmalar unutuyor.
Bir ölüm haberi birkaç saat içinde milyonlara ulaşıyor; ertesi gün başka bir gündem onu sessizce gölgede bırakıyor.
Dün gözyaşı döken parmaklar, bugün bambaşka bir videoya dokunuyor.
Modern çağ, ölümü bile tüketilebilir bir habere dönüştürdü.
Oysa ölüm, geride kalanı da değiştirir.
Ölen kişi, zamanla yaşayanların hafızasında bir yabancıya dönüşür.
En yakınlarımız için bile bir gün "rahmetli" demeye başlarız.
Hatırladıkça içimiz sızlasa da hayat, bizi istemeden unutmaya zorlar.
Belki de ölümün en ağır tarafı budur.
Ölenin toprağa verilmesi değil, zamanla hafızanın kıyısına bırakılması...
Türk edebiyatı da bu garipliği sıkça anlatmıştır.
Ahmet Hamdi Tanpınar'ın kahramanları zamanın içinde yalnızlaşır; Yaşar Kemal'in insanları toprağın ortasında bile gurbettedir.
Mevlâna ise "ölmeden önce ölünüz" diyerek, insanın daha yaşarken dünyanın geçiciliğini idrak etmesini ister.
Çünkü gerçek gariplik, yalnız kalmak değildir. Gerçek gariplik, insanın kendine, kendi özüne yabancılaşmasıdır.
Yirmi birinci yüzyılın garipleri ise yanı başımızda yaşıyor. Kalabalık şehirlerde tek başına ölen yaşlılar...
Yüzlerce "arkadaşı" olduğu hâlde derdini anlatacak tek bir dost bulamayan gençler...
Savaşlardan kaçıp yabancı topraklarda kimliksizleşen mülteciler...
Belki de aynı apartmanda yaşadığı komşusunun adını bile bilmeyen bizler...
Yunus Emre'nin asırlar önce söylediği söz, bugün hiç olmadığı kadar günceldir.
Belki de mesele, gariplerin ölmesi değildir.
Asıl mesele, bizlerin birbirini yaşarken garipleştirmesidir.
Hâlini sormadığımız insanlar...
Aramayı ertelediğimiz dostlar...
Paylaşmayı unuttuğumuz acılar...
İşte gerçek yalnızlık burada başlıyor.
Yunus Emre'nin sesi, yüzyıllardır bize aynı hakikati hatırlatıyor:
İnsan öldüğü için garip olmaz. İnsan, kendine yabancılaştığı, başkaları tarafından unutulduğu zaman garipleşir.
Belki de en acı soru hâlâ cevabını bekliyor:
Biz, sevdiklerimizi toprağa mı gömüyoruz; yoksa hafızamıza mı?
Yazımıza yine Yunus'un sözüyle nihayet verelim:
"Kimseler garip olmasın
Hasret oduna yanmasın
Hocam kimseler duymasın..."
