Tasavvuf ehlinin dilinde “cahil” kelimesi, diploma yokluğunu veya aklın sınırlılığını işaret etmez.
Cahil, Allah’ı bilmeyen, kendini (nefsini) tanımamış, hakikatten gâfil ve dünyevî arzuların esiri olmuş kimsedir.
Bu anlamda cahillik, bir bilgi eksikliği değil; bir gaflet, bir perde, bir esarettir.
Kendini bilmeyen, kendi kusurlarını göremez. Aynanın karşısına geçtiğinde yüzünü değil, yansıyan hayali görür.
Nefsini tanımayan insan, nefsinin oyunlarını da fark edemez.
Nefis, ince ve ustaca bir hilekârdır; bazen zühd kisvesine bürünür, bazen ilim iddiasıyla gelir, bazen de “ben iyi biriyim” aldatmacasıyla kalbi uyuşturur. Aczini bilmeyen, aczini de idrak edemez. Aczini bilmeyen ise Rabbine muhtaç olduğunu unutur. Unutan, kendini bağımsız sanır; bağımsız sanan, arzularının zincirine vurulur.
Hakikatten habersiz olmak, dünyayı olduğu gibi değil, nefsin arzu ettiği biçimde görmektir.
Cahil, dünya nimetlerini amaç zanneder; oysa onlar vesiledir.
Cahil, sevinci ve hüznü kendi eliyle yarattığını sanır; oysa hepsi birer imtihandır.
Cahil, “ben” dediği şeyin aslında bir gölge olduğunu bilmez. Gölgeyi asıl sanan, güneşi aramaz. Bu yüzden ilim ve irfan, yalnızca kitap okumakla tamamlanmaz.
İlim, Allah’ı bilmeye götüren yoldur; irfan ise o yolun neticesinde kalbe doğan nurdur. Marifetullah olmadan bilgi, yük olur; nefsi ıslah etmeyen ilim, kibri besler.
Kendini bilen, kusurunu görür; kusurunu gören, tevazu kazanır; tevazu kazanan, Rabbine yaklaşır.
Nefsini tanıyan, onun hilelerini fark eder; fark eden, esaretten kurtulma imkânı bulur.
Unutulmamalıdır ki, cahillik, bir hastalık gibidir. Teşhisi zor, tedavisi uzun sürer. Çünkü hasta, hasta olduğunu kabul etmez. “Ben biliyorum” der. Oysa bilmediğini bilmek, bilmenin başlangıcıdır.
Sokrat’ın “bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir” sözü, tasavvufî bir derinliğe sahiptir.
Cahil, bilmediğini bilmez; ârif, bilmediğini bilerek arar.
Günümüz dünyası, bilgiyle doludur. Veri her yerdedir, ama hikmet nadirdir.
İnsanlar her şeyi bilir gibi görünürken, kendi nefislerinin en basit oyunlarını göremez.
Sosyal medyada, ekranlarda, kalabalıkta kendini kaybeden insan, yalnız kaldığında aynaya bakamaz. Çünkü aynada gördüğü yüz, arzularının esiri olmuş bir yabancıdır.
Bu yüzden diyoruz ki; ilim, irfan sahibi olmalıyız. Ama bu ilim, yalnızca zihne değil, kalbe de işlemelidir. İrfan, nefsin perdelerini aralayan ışıktır.
Kendini bilmeyen, Allah’ı hakkıyla bilemez. Allah’ı bilmeyen, kendini de bilemez. Bu iki bilgi birbirinden ayrılamaz; biri diğerinin aynasıdır.
Cahillikten kurtulmak, bir anlık aydınlanma değil, ömür boyu süren bir uyanıştır.
Her sabah nefsini sorgulamak, her akşam kusurunu muhasebe etmek, her fırsatta “ben kimim?” sorusunu yenilemek gerekir.
Çünkü nefis, bir an bile başıboş bırakılsa, eski oyunlarına döner. Hakikatten gâfil olan, dünyanın gürültüsünde boğulur. Hakikati arayan ise, o gürültünün ortasında bile sükûneti bulur.
Cahil, esirdir; ârif, hürdür.
Esaretten hürriyete giden yol, kendini bilmekten geçer. Bu yol, zor ama tek yoldur.
