Dün gece Mevlid Kandili idi.
Yurdun dört bir yanında camiler doldu taştı. Kimi, uzun zamandır uğramadığı caminin kapısından içeri girdi; kimi, her zamanki yerinde saf tuttu. Kimi Kur'an-ı Kerim'in rahlesine eğildi, kimi ellerini semaya açıp gönlünden geçenleri Rabbine arz etti.
Minarelerden salât ve selâmlar yükseldi. Evlerde dualar edildi.
Televizyon ekranlarında kandile mahsus programlar yayınlandı.
Telefonların ekranları ise gecenin bir başka şahitliğini yaptı.
Yediden yetmişe insanlar birbirlerine güzel sözler, dualar ve kandili simgeleyen görseller gönderdi.
“Allah kabul etsin.”
“Dualarınız kabul, gönlünüz huzurla dolsun.”
“Mevlid Kandiliniz mübarek olsun.”
Belki de bazıları için bunlar yalnızca birkaç kelimeydi.
Fakat insanın gönlünde taşıdığı manayı, bazen birkaç kelime bütün bir cümleden daha güzel anlatır.
Tam da böyle bir gecenin ardından birilerinin çıkıp, “Kandil kutlamak bid'attır, kandil kutlanmaz” demesi ise meseleyi yeniden düşünmemizi gerektiriyor.
Şüphesiz “bid'at” kelimesi dinî literatürde rastgele kullanılabilecek bir kelime değildir.
Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa'nın (S.A.V.) döneminde bulunmayan her şeyin aynı anlamda “bid'at” sayılması, kavramı olduğundan çok daha geniş bir alana yaymak olur.
Çünkü insan hayatı, Peygamber Efendimiz'in vefatından sonra da değişmiş, gelişmiş, yeni ihtiyaçlar ortaya çıkmış, yeni araçlar ve yöntemler hayatımıza girmiştir.
Burada asıl dikkat edilmesi gereken nokta şudur:
Her sonradan ortaya çıkan şey, din adına ihdas edilmiş bir ibadet midir?
Değilse, onu hangi ölçüyle değerlendireceğiz?
Bugün camilerimizde elektrik var.
Mikrofon var.
Hoparlör var.
Klima var.
Kalorifer var.
Elektronik saatler var.
Kur'an-ı Kerim'in basılı nüshaları var.
Hatta imamın kıraatini en uzaktaki cemaate ulaştıran ses sistemleri var.
Bunların hiçbiri Peygamber Efendimiz'in döneminde yoktu.
Peki bunların kendisi mi ibadettir?
Hayır.
Bunlar ibadetin kendisi değil, ibadetin yapılmasına yardımcı olan araçlardır.
Minare de böyledir. Bugünkü şekliyle minare, namazın şartı değildir. Halı da öyle. Klima da. Mikrofon da. Hoparlör de.
Telefon da...
Öyleyse telefonla bir yakınımıza “Allah gönlünüze huzur versin” demek ile caminin hoparlöründen salât-ü selâmı daha geniş bir kitleye ulaştırmak arasında, sırf araç yeni diye nasıl bir dinî sakınca kurulabilir?
Elbette burada önemli bir ayrım vardır.
Bir şeyi “din tarafından emredilmiş özel bir ibadet” olarak kabul etmek başka şeydir; insanların hayırlı bir vesile olarak bir araya gelmesi, dua etmesi, Kur'an okuması ve salât-ü selâm getirmesi başka şeydir.
Kandil gecelerinde yapılanların tamamını farz, vacip veya Peygamber Efendimiz tarafından belirlenmiş özel bir ibadet şekli olarak görmek elbette tartışılabilir ve dinî açıdan dikkatli olunması gereken bir konudur.
Fakat bundan hareketle, o gecede Kur'an okuyan, dua eden, salât-ü selâm getiren, tövbe eden, ihtiyaçlarını Allah'a arz eden insanları yadırgamak başka bir meseledir.
Çünkü ortada çok daha temel bir gerçek vardır:
İnsan Allah'ı anmak istiyor.
İnsan dua etmek istiyor.
İnsan bağışlanma dilemek istiyor.
İnsan Peygamber Efendimiz'i hatırlamak ve ona salât-ü selâm getirmek istiyor.
Bundan daha güzel ne olabilir?
Kur'an-ı Kerim'de Allah Teâlâ'nın zikri teşvik edilmez mi?
Mümin, Rabbini anmaya çağrılmaz mı?
Peygamber Efendimiz'e salât ve selâm getirmek dinimizin açıkça bildirdiği bir güzellik değil midir?
Öyleyse meseleye biraz daha insafla bakmak gerekmez mi?
Bir insanın belki de bütün bir yıl boyunca ihmal ettiği Kur'an'ı, o gece eline alması...
Bir annenin evlatlarını etrafına toplayıp dua etmesi...
Bir gencin ilk defa caminin kapısından içeri girmesi...
Bir yaşlının gözyaşları içinde “Allah'ım beni affet” demesi...
Bir evladın yıllardır görmediği annesine telefon açıp “Kandilin mübarek olsun” demesi...
Bunların hangisinde kötülük vardır?
İnsanın Allah'a yönelmesinden kim ne zarar görür?
Elbette dinî bir gecenin anlamını yalnızca mesajlaşmaya, görsel göndermeye ve sosyal medya paylaşımlarına indirgemek de doğru değildir. Kandil, birkaç hazır görselden ibaret değildir.
Dua, samimiyet ister.
İbadet, gösterişten uzak bir gönül ister.
Fakat burada da ölçüyü kaçırmamak gerekir.
Bir insanın telefonundan gönderdiği kandil mesajını küçümsemek kolaydır.
“WhatsApp'tan mesaj atarak ibadet mi olur?” demek de kolaydır.
Ama belki o mesaj, aralarında uzun zamandır iletişim olmayan iki insanın yeniden konuşmasına vesile olmuştur.
Belki bir evladın annesini aramasına vesile olmuştur.
Belki kırgın iki kardeşin barışmasına vesile olmuştur.
Belki “Allah razı olsun” diye başlayan bir mesaj, bir insanın bütün gecesini güzelleştirmiştir.
Bazen araçtan ziyade niyete bakmak gerekmez mi?
Bir zamanlar mektup vardı.
Sonra telefon çıktı.
Sonra cep telefonu.
Sonra internet.
Şimdi görüntülü konuşuyoruz.
Yarın belki başka araçlar olacak.
Araç değişiyor diye gönülden çıkan dua değişmek zorunda değil.
Asıl mesele, telefonun kendisi değil; telefonla ne söylediğimizdir.
Televizyonun kendisi değil; televizyonda ne izlediğimizdir.
Caminin halısı değil; o halının üzerinde hangi niyetle secde ettiğimizdir.
Mikrofon değil; mikrofondan hangi sözün yükseldiğidir.
İşte belki de “bid'at” kelimesini kullanırken en çok burada dikkatli olmak gerekiyor.
Çünkü dinî kavramlar, insanları susturmak için değil; hakikati anlatmak için vardır.
Bir Müslüman, bilmediği bir konuda hüküm verirken de, başkasının ibadetini değerlendirirken de çok dikkatli olmalıdır.
Hele hele asırlardır toplumların dinî ve kültürel hayatında yer etmiş bir uygulama hakkında tek cümleyle “bid'attır, kutlanmaz” deyip geçmek, meselenin bütün boyutlarını açıklamaya yetmeyebilir.
Kaldı ki kandil gecelerinin ihdas edilmiş bir “bayram” gibi değerlendirilmesiyle, bu gecelerin vesile edilerek ibadet edilmesi aynı şey değildir.
Bu ayrımı yapmak zorundayız.
Çünkü din hassasiyeti adına insanları ibadetten soğutmak da doğru değildir.
Bir kimse kandil gecelerini özel bir dinî merasim olarak görmeyebilir. Bu onun ilmî veya mezhebî yaklaşımı olabilir.
Fakat aynı sebeple, başka bir Müslümanın o gece Kur'an okumasını, dua etmesini, salât-ü selâm getirmesini, tövbe etmesini ve sevdiklerine güzel dileklerde bulunmasını kötülemek de doğru bir üslup değildir.
Din, biraz da güzel söz söyleme sanatıdır.
Hikmetli konuşma sanatıdır.
Kalp kırmadan hakikati anlatabilme sanatıdır.
Çünkü bazen doğru bir söz, yanlış bir üslupla söylendiğinde maksadının tam tersine hizmet eder.
Bir insanı Allah'a yaklaştırmak isterken onu ibadetten uzaklaştırabiliriz.
Bir gence dinî hassasiyet kazandırmak isterken, onu “Din hep yasaklardan ibaretmiş” düşüncesine sürükleyebiliriz.
Bir yaşlının gönlündeki huzuru, tek bir sert cümleyle incitebiliriz.
Buna gerçekten değer mi?
Kandil geceleri belki de bize en çok şunu hatırlatmalı:
Gönüller Allah'a dönsün. Kulluk yalnızca Yaradan'a yapılsın.
Camiler dolsun ama gönüller de dolsun.
Diller salât-ü selâm söylesin ama davranışlarımız da Peygamber Efendimiz'in güzel ahlâkını yansıtsın.
Kur'an okunsun ama okunan âyetlerin ahlâkı hayatımıza da dokunsun.
Dualar edilsin ama duaların ardından insanlara merhamet gösterilsin.
Kandil mesajları gönderilsin ama kırgınlar da aransın.
“Allah affetsin” denilsin ama biz de affetmeyi öğrenelim.
Belki gerçek kandil budur.
Çünkü kandil, yalnızca takvimdeki bir gecenin adı değildir.
Kandil, insanın içindeki karanlığa bir ışık yakma fırsatıdır.
O ışığı kimi camide yakar, kimi evinde, kimi sessizce yatağının kenarında ellerini açarak...
Kimi bir Kur'an sayfasında bulur.
Kimi bir secdede.
Kimi annesinin elini öperken.
Kimi de yıllardır konuşmadığı bir dostunu arayıp “Hakkını helâl et” derken...
Bırakalım insanlar Allah'a yönelsin.
Bırakalım camiler dolsun.
Bırakalım Kur'an okunsun.
Bırakalım salât-ü selâmlar semaya yükselsin.
Bırakalım insanlar dua etsin.
Elbette dinî hükümlerin sınırlarını, sünneti, bid'ati ve ibadetlerin usulünü konuşacağız. Konuşmalıyız da.
Ama bunu yaparken birbirimizin imanına, niyetine ve ibadetine karşı hüküm dağıtan bir dile değil; ilme, hikmete ve merhamete yaslanan bir dile ihtiyacımız var.
Çünkü bir Müslümanın Allah'ı anmasından, Peygamber'ini sevmesinden, bağışlanma dilemesinden, dua etmesinden kim ne zarar görür?
Belki de asıl üzerinde düşünmemiz gereken soru budur.
Belki de bu sorunun cevabı, bir kandil gecesinin ışığından çok daha uzun süre yolumuzu aydınlatacaktır.
