Bazı geceler vardır ki, üzerinden yıllar geçse de karanlığı hafızalardan silinmez.

Takvim yaprakları değişir, mevsimler birbirini kovalar; fakat o gecenin sesi, sessizliği ve bıraktığı izler milletlerin ortak hafızasında yaşamaya devam eder.

15 Temmuz 2016 da işte böyle bir geceydi.

O gün Anadolu'nun birçok köşesinde hayat her zamanki akışıyla sürüyordu.

Çalıştığı fabrikadan dönen işçi, dükkânını kapatan esnaf, akşam serinliğinde parkta oturan insanlar...

Kimsenin aklından, ülkenin birkaç saat sonra yakın tarihinin en çetin imtihanlarından biriyle karşı karşıya kalacağı geçmiyordu.

Ben de o akşam birkaç arkadaşımla Sinop'un en büyük ilçesi Boyabat'ta, şehir meydanına yakın bir parkta oturuyordum.

Yaz gecesine özgü dinginlik etrafı sarmıştı. Hafif bir rüzgâr ağaçların yapraklarını usulca sallıyor, boş masalar gecenin sakinliğini daha da belirgin hâle getiriyordu.

Sohbetimiz sıradan konular etrafında dolaşırken, cep telefonuna düşen kısa bir haber her şeyi değiştirdi.

"Boğaziçi Köprüsü trafiğe kapatıldı."

İlk anda bunun yeni bir terör ihbarı olduğunu düşündük. Çünkü o günlerde büyükşehirlerde yaşanan acı hadiseler, insanları her olağanüstü gelişmeyi bu ihtimalle değerlendirmeye alıştırmıştı.

Fakat dakikalar ilerledikçe gelen haberler, meselenin çok daha büyük olduğunu gösteriyordu.

İstanbul'da ve Ankara'da olağanüstü gelişmeler yaşanıyordu.

Devletin kritik kurumları hedef alınmış, silahlı gruplar tarafından darbe kalkışması başlamıştı.

Televizyon ekranlarından yükselen son dakika anonsları, telefon görüşmeleri ve birbirini takip eden haberler, gecenin karanlığını daha da ağırlaştırıyordu.

Yanımızda bulunan özel harekât mensubu arkadaşımız, görevdeki meslektaşlarıyla irtibat kuruyor, edindiği bilgileri bizlerle paylaşıyordu. Yüzündeki ciddiyet, olayın sıradan bir güvenlik hadisesi olmadığını anlatmaya yetiyordu.

Çok geçmeden kendisine de görev çağrısı ulaştı. Yıllık izninde olmasına rağmen tek düşüncesi vazifesiydi. O an, devlet hizmetinin yalnızca bir meslek değil, gerektiğinde can pahasına yerine getirilen bir sorumluluk olduğunu bir kez daha gördük.

Saatler ilerledikçe Ankara semalarında alçaktan uçan savaş uçaklarının sesi ekranlara yansıyor, İstanbul'da köprülerin kapatıldığı, çeşitli noktalarda çatışmalar yaşandığı haberleri geliyordu.

Bilgi kirliliğinin hâkim olduğu o saatlerde hangi haberin doğru, hangisinin yanlış olduğunu ayırt etmek kolay değildi.

Bulunduğumuz yerde televizyon olmadığı için gelişmeleri sağlıklı takip edemiyor, yalnızca telefonlardan ulaşan haberlerle yetiniyorduk.

Bir ara fark ettik ki sohbet çoktan bitmiş, yerini derin bir sessizlik almıştı. Kimse konuşmuyor, herkes aynı sorunun cevabını arıyordu:

"Bu gece Türkiye'de ne oluyor?"

Sonunda evlerimize dönmeye karar verdik.

O gece milyonlarca insan gibi biz de sabaha kadar televizyon ekranlarının karşısında gelişmeleri takip ettik.

Gecenin ilerleyen saatlerinde yaşananlar, yalnızca bir darbe teşebbüsünün değil, aynı zamanda millet iradesini hedef alan büyük bir kırılmanın da görüntüleriydi.

Aradan yıllar geçti...

Zaman, acıları hafifletse de hatıraları silemedi.

O gece hayatını kaybedenler geride hüzün dolu hikâyeler bıraktı; yaralananlar ise yaşadıkları anıları ömür boyu taşıyacak izlerle yaşamaya devam etti.

Tarih, yalnızca zaferleri değil, milletlerin en zor sınavlarını da kaydeder. 15 Temmuz gecesi de Türkiye'nin hafızasında, karanlığın sabaha yenildiği uzun bir gece olarak yerini aldı.

Çünkü bazı geceler sona erse de yankısı nesiller boyunca sürer.

Bu vesileyle, 15 Temmuz gecesi vatanı, bayrağı ve milletinin geleceği uğruna canlarını feda ederek şehadet mertebesine ulaşan bütün kahramanlarımızı rahmet, minnet ve şükranla yâd ediyor; gazilerimize sağlıklı, huzurlu ve bereketli bir ömür diliyorum.

Rabbim, aziz milletimize bir daha böyle acı geceler yaşatmasın; devletimizi ve milletimizi her türlü fitne ve ihanetten muhafaza eylesin.