Toplum olarak en büyük sınavlarımızdan biri, yanlış karşısında nasıl bir duruş sergilediğimizdir. Son günlerde kamuoyunda geniş yankı uyandıran gelişmeler ve yardım faaliyetleri üzerinden yürüyen tartışmalar, yalnızca yaşanan olayları değil, bu olaylara verilen toplumsal tepkileri de yeniden düşünmemiz gerektiğini gösteriyor.

Bir toplumun adalet duygusu, yalnızca suç işleyenlerin hesap vermesiyle değil, yanlışa gösterilen tavırla da ölçülür. Yanlış yapanı eleştirmek yerine onu çeşitli gerekçelerle savunmak, görmezden gelmek ya da sahiplenmek; toplum vicdanında derin yaralar açar. Çünkü sessizlik çoğu zaman yanlışın güçlenmesine, hoşgörü ise tekrar etmesine zemin hazırlar.

İnsanların yardımseverliği, merhameti ve iyi niyeti bu ülkenin en değerli hazinelerindendir. Bu güvenin istismar edilmesi ise yalnızca maddi kayıplara değil, toplumsal dayanışmanın zedelenmesine de neden olur. Böylesi dönemlerde asıl ihtiyaç duyulan şey, kişi veya kurum ayrımı yapmaksızın hukukun ve adaletin yanında durabilmektir.

Kim olursa olsun; sanatçı, siyasetçi, bürokrat ya da iş insanı... Hiç kimse eleştiriden muaf değildir. Aynı şekilde, hiçbir makam ya da unvan da yapılan yanlışları meşrulaştıramaz. Önemli olan isimler değil, ilkelerdir. Eğer ilkeler kişilere göre değişmeye başlarsa, adalet duygusu da zayıflar.

Toplumun huzuru için yanlışın karşısında net bir duruş sergilemek gerekir. Yanlışı savunmak ya da çeşitli gerekçelerle mazur göstermeye çalışmak, toplumun adalet beklentisini zedeler. Gerçek dayanışma, yanlışın üzerini örtmek değil; doğrunun yanında durabilmektir.

Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey öfke değil, vicdandır. Kutuplaşma değil, adalettir. Kişilere göre değişen ölçüler değil, herkes için eşit uygulanacak hukuk anlayışıdır.

Çünkü yanlış, kimden gelirse gelsin yanlıştır. Toplumları güçlü kılan da yanlışın karşısında gösterilen ortak vicdan ve ortak adalet duygusudur.