İnsan, dünyaya gözlerini açtığı andan itibaren bir öğrenme yolculuğuna çıkar. Bu yolculukta ona önce dil öğretilir, sonra sayılar, ardından meslekler… Ancak çoğu zaman en hayati ders, yani “nasıl insan olunacağı” ihmal edilir. Oysa insanın asıl terbiyesi diplomasından önce başlar; hatta diplomasından bağımsızdır. Çünkü insanı insan yapan şey, ne bildiği değil, nasıl davrandığıdır.

Bugün içinde yaşadığımız dünyada başarı çoğunlukla unvanlarla ölçülüyor. Kimin hangi okuldan mezun olduğu, hangi makamda bulunduğu, ne kadar kazandığı… Bunlar bir insanın değerini belirleyen ölçütler hâline gelmiş durumda. Halbuki biraz dikkatle bakıldığında, bu ölçütlerin ne kadar yüzeysel olduğu açıkça görülür. Zira iyi bir mühendis olmak, iyi bir insan olmayı garanti etmez; iyi bir doktor olmak, merhametli olmayı öğretmez; iyi bir hukukçu olmak, adalet duygusunun içselleştirildiği anlamına gelmez.

İşte bu noktada ahlâk devreye girer. Ahlâk, insanın iç pusulasıdır. Doğruyu yanlıştan ayırmasını sağlar; gücü eline geçtiğinde zulmetmemesine, zayıf kaldığında da haysiyetini kaybetmemesine yardımcı olur. Ahlâk, insanın görünmeyen ama her davranışına sinen özüdür. Onsuz bilgi, keskin bir bıçak gibidir; neyi keseceğini bilmeyen bir elin içinde tehlikeli bir araca dönüşür.

Ne yazık ki günümüzde eğitim sistemleri çoğu zaman insanın zihnini beslerken kalbini ihmal ediyor. Çocuklara formüller, teoriler, teknik bilgiler öğretiliyor; fakat empati, vicdan, adalet, merhamet gibi değerler ikinci plana itiliyor. Bu değerler olmadan kazanılan bilgi, insanlığa hizmet etmek yerine zarar verme potansiyeli taşır. Tarih, çok zeki ama ahlâksız insanların açtığı büyük yaralarla doludur.

Bir toplumun gerçek gücü, sahip olduğu diplomaların sayısıyla değil, o diplomaların arkasındaki insanların karakteriyle ölçülür. Eğer bir toplumda insanlar birbirine güvenemiyorsa, adalet duygusu zedelenmişse, hak ve hukuk gözetilmiyorsa; orada en iyi üniversitelerin bile bir anlamı kalmaz. Çünkü ahlâkın olmadığı yerde bilgi, sadece çıkar ilişkilerinin hizmetine girer.

Bu nedenle insanın ilk öğrenmesi gereken şey ahlâktır. Kendine ve başkalarına karşı dürüst olmaktır. Ardından küçüklerine sevgi beslemeyi, büyüklerine saygı duymayı öğrenmelidir. Küçük yaşta kazanılan bu değerler, zamanla insanın karakterine dönüşür. Karakter, ömür boyu taşınan bir imzadır; silinmez, saklanamaz, eninde sonunda ortaya çıkar.

Diplomalar elbette gereklidir. Meslek sahibi olmak, hayatı idame ettirmek için önemlidir. Ancak bunlar, insan olmanın yerini tutmaz. Ahlâk, insanın özü; meslek ise onun aracıdır. Araç ne kadar güçlü olursa olsun, onu kullananın niyeti bozuksa sonuç da bozuk olur.

Belki de yeniden düşünmemiz gereken en temel mesele şudur: Çocuklarımıza neyi önce öğretiyoruz? Başarılı olmayı mı, yoksa ahlâklı, doğru, dürüst, güvenilir olmayı mı? Çünkü ahlâklı, doğru, dürüst ve güvenilir olmayı öğrenmeyen birinin başarısı, sadece daha büyük hatalar yapmasına imkân tanır.

Sonuç olarak insan, hangi yaşta olursa olsun kendini ahlâkî değerlerle donatmak zorundadır. Bu bir tercih değil, bir zorunluluktur. Zira ahlâk, insanın hem kendine hem de topluma karşı sorumluluğudur.

Unutulmamalıdır ki, insanın gerçek diploması kâğıt üzerinde değil; davranışlarında, sözlerinde ve vicdanında yazılıdır.