Bazı dönemler vardır; kitaplara birkaç satırla girer ama insanların hayatında kapanmayan yaralar bırakır.
28 Şubat benim için bir tarih değil, bir hâldir.
Bir sabah uyandığınızda, devletin o dönemdeki yetkililerinin sizi artık kendi evinde misafir değil; şüpheli, hatta rahatsız edilmesi gereken biri olarak gördüğü bir hâl…
Karadeniz yaylalarında açılmış bir yatılı okulu toparlama derdindeydim.
Ana-baba kucağından emanet alınmış, 5–14 yaş arası çocuklar için okulu hazırlamaya çalışan bir öğretmen / okul müdürü olarak görevimin başındaydım.
Ama fişlenmek için “muhafazakâr olmak” ve “secde hassasiyetine sahip olmak” yeterliydi.
İnandığınız değerler, giydiğiniz kıyafetler, eşinizin başörtüsü, çocuğunuzun çantasında taşıdığı kitap…
Hepsi birer dosya maddesine dönüşüyordu.
Darbe meraklılarının olduğu bir ülkede her şey mümkündü.
Sessizdi her şey. Sokakta tank yoktu ama korku, endişe her yerdeydi.
Silah yoktu; ama kalem çok keskindi.
Ve o kalem bir kez kırıldı mı, geri dönüşü yoktu.
FİŞLENEREK YAŞAMAK…
Bir bakıyorsunuz, kıytırık bir dilekçe yazdırılıp birilerine imzalatılmış; önünüze koyan bir müfettiş ana-baba adı sormaya başlıyor.
Sonra “tehlike” oluveriyorsunuz.
Milli Eğitim salonuna girdiğinizde ya elinize sarı bir zarf veriliyor ya da görmezden geliniyorsunuz.
Artık kapılardan içeri girerken, imza atarken, selam verirken…
Bir şey eksilmiş oluyor.
Mülakatlar yapılır.
Sözde liyakat için…
Aslında niyet bellidir:
– Ne düşünüyorsun?
– Nasıl yaşıyorsun?
– Kimlerdensin?
Parmağınızdaki yüzük sorgulanır.
Sendikanız Türk Eğitim-Sen ise, sürülmesi gereken adam sizsiniz.
Cevaplarınız doğru olsa bile yanlış yerdesiniz.
Yanlış zamanda, yanlış inançla, yanlış kimlikle…
BAŞÖRTÜSÜ: BİR SUÇ ALETİ GİBİ
Başörtüsü bir anda devletin gözünde tehlikeli bir nesneye dönüştü.
Başörtülü memura hasta sevk kâğıdı verilmedi.
Eşi başörtülü diye askerler, polisler meslekten atıldı.
İnsanlar eşlerini saklamaya başladı.
Kimileri fotoğrafları kaldırdı.
Kimileri evdeki aynaları…
Bu utanç, bu korku, bu ezilme;
Resmî yazılara girmez ama insanın içine kazınır.
SÜRGÜNÜN SOĞUKLUĞU
Sonra sürgün geldi.
“Görev yeri değişikliği” dediler.
Kadı YİBO yeni açılmıştı.
İl merkezine 90 km, ilçeye 25 km…
Servis yoktu. Yol yoktu. İmkân yoktu.
Binalar yeniydi ama tuvaletler daha ilk günden tıkalıydı.
5–14 yaş arası çocuklar köylerden geliyordu.
Sağlık sorunları vardı, barınma sorunları vardı, yalnızlıkları vardı.
Ben çözüm ararken, dosyam hazırlanıyordu.
Sorunları dile getirdikçe “sorun” ben oluyordum.
………Müdürlüğü’nün derdi çocuklar değildi..!
Derdi, beni oradan almaktı.
Sonra okulun bitmek bilmeyen sorunları ve veli şikâyetleri…
Ve aldılar.
KALEM KIRILDIĞINDA…
Kalem kırıldığında savunma istenmez.
Gerekçe aranmaz.
Sebep sorulmaz.
Bir anda “uygunsuz” olursunuz.
Bir anda “sakıncalı”.
Sonra haritaya bakarsınız.
Aileden koparılmalar, yaşanan travmalar, idare mahkemeleri…
“Adalet tecelli eder” dersiniz.
Ama gönderildiğiniz yerler hep aynıdır:
Dağlar…
Yolların bittiği yerler…
Unutulmanın kolay olduğu noktalar…
HAFIZANIN AĞIRLIĞI
“28 Şubat bitti” deniliyor.
Bitti mi?
Buna siz cevap verin.
Ama bana göre bitmedi.
Bina değişir, üniforma çıkarılır, tabelalar sökülür.
Ama insanın içindeki kırık kalplere atılan çizikler kolay iyileşmez.
Bu yazı bir öfke metni değildir.
Bir intikam yazısı hiç değildir.
Bu, unutmamak için yazılmış bir tanıklıktır.
SON SÖZ
Bir dönemi eleştirirken aynaya dikkatle bakmak gerekir.
Dün yaşananları eleştirerek gelenlerin, bugün kendilerine şu soruyu sormaları gerekir:
“Biz, bu yaşananlardan ders aldık mı?”
Ben tanıklığımı bıraktım buraya.
Unutulmasın diye.
