Geçtiğimiz günlerde üç arkadaştan oluşan bir grubun enstrüman eşliğinde seslendirdiği “Kabe’de hacılar hu der Allah” ilahisi sosyal medyada büyük yankı uyandırdı.

Ramazan ayının manevi atmosferinde farklı bir rüzgâr estiren bu performans, kısa sürede izlenme rekorları kırdı.

Televizyon programlarında izledim, internet haber sitelerinde okudum. Kısa sürede viral olan bu icra, kimi kesimlerce takdirle karşılanırken, kimilerince tartışma konusu oldu.

Aslında bu tartışma, toplumda sözün ve eylemin hangi normlara bağlı olduğu sorusunu yeniden gündeme taşıdı. Çünkü toplumda her sözün, her davranışın bir ölçüsü vardır.

İnsanlar gördükleri bir etkinliği kendi ideolojileri ve değerler süzgecinden geçirerek yorumlar. Bu noktada ilahi söylemek dini bir içerik taşısa da sokakta enstrümanla icra edilmesi bazıları için alışılmışın dışında bir görüntü oluşturdu.

Televizyonlarda yayınlanan programlara katılanlardan kimileri bunu bir sanat icrası olarak görürken, kimileri dinle bağdaştırılmaması gerektiğini vurguladı.

Burada önemli olan ayrımı netleştirmek gerekir:
Bir etkinliğin dinle alakalı bir vecibe olması başka şeydir, kültürel bir performans olması başka şey.

İlahiler özünde manevi bir derinlik taşır; ancak sokakta enstrüman eşliğinde söylenmesi dinle alakalı bir vecibe değil, daha çok sanatsal bir ifade biçimidir.

Dolayısıyla bu tür etkinliklere din ve laiklik gözüyle bakmak yanıltıcı olur. Toplumun yargısı ise ayrı bir mesele tabii.

İnsanlar kendi ideolojileri ve değer dünyalarına göre bu tür performansları ya benimser ya da eleştirir. Ancak unutmamak gerekir ki dinin sınırları ile kültürel etkinliklerin sınırları her zaman örtüşmez.

Bir ilahi, camide ya da mevlid programında belli kurallara uyularak söylenebilir; sokakta ise daha çok bir sanat gösterisi, bir paylaşım aracı hâline gelir.

Anlatmaya çalıştığım husus şu: İlahilerin camilerde ya da mevlid programlarında usullere uygun olarak icra edilmesi, enstrümanlı ilahilerin ise belli bir müzik sistemi içinde ölçülü ve düzenli şekilde söylenmesi gerekir.

Bu tartışma bize şunu hatırlatıyor: Dinin özünü korumak, ibadeti ibadet olarak yaşamak elzemdir. Fakat aynı zamanda kültürel üretimlerin de toplumda bir karşılığı vardır.

İnsanlar bazen müzikle, bazen sözle, bazen de sanatın farklı dallarıyla manevi duygularını ifade eder. Bu ifade biçimleri dini vecibe yerine geçmez ama toplumsal bir etkileşim yaratır.

Sonuç olarak, üç arkadaştan oluşan bir grubun enstrüman eşliğinde ilahi söylemesi dinle alakalı bir vecibe değildir; fakat bir kültürel performans olarak değerlendirilebilir.

Toplumda bazı kesimlerinin bu olaya farklı gözlerle bakması ise gayet doğaldır.

Önemli olan, dinle sanatı birbirine karıştırmadan, her birini kendi bağlamında anlamlandırabilmektir.

Çünkü dinin özü samimiyet ve kulluktur; sanatın özü ise ifade ve paylaşımdır. İkisi birbirine dokunabilir ama aynı şey değildir.