Sinop’un köylerinde yaz mevsimi yaklaşınca gökyüzüne bakışlar değişirdi eskiden. Yaşlıların gözleri bulut arar, çiftçinin kulağı rüzgârın sesine kesilir, çocuklar bile toprağın susuzluğunu hissederdi.

Kuruyan dereler, akmayan çeşmeler, sararan otlar, boynu bükülen mısırlar birer işaret olurdu.

Sonunda köy meydanında bir haber yayılırdı:
“Köyümüzde yağmur duası yapılacak.”
Bu haberin içinde telaş değil, teslimiyet vardı.

Yağmur duası öncesinde insanlar eski ama temiz elbiselerini giyer, gönüllerini arındırmaya çalışır, kırgın olduklarıyla barışır, hak yedilerse helalleşir, sonra da Allah’tan rahmet isterlerdi.

Çünkü bilirlerdi ki yağmur sadece gökten düşen su değildir; berekettir, rızıktır, umuttur.

Dünden bugüne aradan yıllar geçti…

Şimdi köylerde yine “yağmur duası” yapılıyor deniliyor.

Ama insan ister istemez soruyor:
Gerçekten yağmur duası mı yapılıyor, yoksa keşkek duası mı?

Meydana bakıyorsunuz, kazanlar kurulmuş. Bir tarafta odun ateşi harlanıyor, diğer tarafta keşkek karıştırılıyor.

Bir köşede haşlama et ve pilav hazırlanıyor, ayran dövülüyor. Masalar kurulmuş, sandalyeler dizilmiş.

Gökyüzüne bakanların sayısı azalırken kazanlara bakanların sayısı artıyor.

Eskiden yağmur duası için köye gelenlere öğle namazının ardından yemek verilirdi.

Şimdi bazen insanın aklına şu geliyor:
Yemek için gelenlerin ardından mı dua ediliyor acaba?

Köyün yaşlı dedesi bastonuna dayanarak meydana geliyor. Belki yağmur duasının manevi tarafını hatırlıyor. Ama gençlerin bazıları farklı hesaplar içinde:

“Keşkek kaçta dağıtılacak?”
“Pilav yeter mi?”
“Geçen sene şu köyde pilav etliydi, burada nasıl olacak?”

Sanki meteoroloji değil, aşçılık kongresi düzenleniyor.

Bulutların hareketinden çok kepçelerin hareketi takip ediliyor.
Gökteki nem oranından çok kazanlardaki et oranı konuşuluyor.

Günün sonunda bazıları eve dönerken şunu söylüyor:
“Bu sene yağmur yağar mı bilmem ama keşkeğin tuzu da yağı da tam kıvamındaydı.”

İnsan gülüyor ama bir yandan da düşünüyor.

Çünkü bu manzara sadece bir yemek meselesi değil; çağın değişiminin küçük bir özeti.

Eskiden insanlar vesileyi amaçtan ayırabiliyordu. Şimdi bazen amaç vesilenin içinde kayboluyor.

Yağmur duasının ruhu; tevazu, tövbe, paylaşma, dayanışma ve samimiyetti.

Bugün ise bazı yerlerde fotoğraf çekimleri, sosyal medya paylaşımları ve ikram listeleri duanın önüne geçebiliyor.

Yağmur duası yapılırken göğe açılan ellerden çok cep telefonları havaya kalkıyor.
Duanın ardından rahmet beklemek yerine beğeni sayıları bekleniyor.

Elbette keşkeğe karşı çıkan yok.
Allah’ın nimeti nimettir.
Köy sofraları berekettir.
Birlikte yenilen yemek kardeşliktir.

Fakat yağmur duasının merkezine keşkek oturursa, işte orada insan biraz durup düşünmek zorunda kalıyor.

Çünkü yağmur duasının başrolünde rahmet yani yağmur olmalıdır.
Keşkek sadece yardımcı oyuncudur.

Bugünlerde, bazı yerlerde yardımcı oyuncu başrole terfi etmiş gibi görünüyor.

Hatta bazen insanın aklına şu soru geliyor:
“Eğer keşkek dağıtılmayacağı ilan edilse, katılım aynı olur mu?”

İşte bu sorunun cevabı birçok şeyi anlatmaya yeter.

Belki de yeniden yağmur duasının özüne dönmek gerekiyor.

Toprağın dilini anlamaya, kuruyan çeşmenin sesini dinlemeye, suyun kıymetini hatırlamaya ihtiyaç var.

Çünkü yağmur sadece dua ile değil, aynı zamanda bilinçle de gelir:
Suyu israf etmeyerek, ormanları koruyarak, dereleri kirletmeyerek, tabiatı emanet bilerek…

Aksi halde bir gün gelir, meydanlarda kazanlar kaynar, keşkekler karıştırılır, pilavlar dağıtılır ama kuruyan toprağın sessizliği bütün konuşmaların üstüne çıkar.

O zaman herkes aynı soruyu sorar:
“Biz yağmur duasına mı geliyorduk, yoksa keşkek şenliğine mi?”