Ülkemizde bazı şeyler vardır ki bir sabah uyanırsınız, “Bu da mı oldu ya?” dersiniz...

Hani bir zamanlar sadece mahalle bakkalında, berber koltuğunda, çay ocağının buğulu camları ardında yapılan o kadim “dertleşme” ritüeli vardı ya…

İşte o, artık kapitalizmin açık hava sergisine çıkmış gibi görünüyor.

Evet, yanlış duymadınız: Dert dinlemek işportaya düşmüş.

Eskiden dert dediğin şey insanın içine çöreklenir; bir dosta, bir akrabaya, en kötü ihtimalle akşam ezanı vakti balkonda kendi kendine konuşularak anlatılırdı. Şimdi ise yaya kaldırımı üzerinde tezgâh açan birine, sanki pazarda yeşillik seçer gibi: “Abi, taze dert dinleme var mı?” diye sorasınız geliyor. Üstelik fiyatlar da gayet makul:

50 liraya içinizi dökebiliyorsunuz. Neredeyse “iki dert dinleme satın alana bir dinleme bedava” kampanyası bekliyor insan.

Televizyonda akşam haberlerinde izledim. Dert dinleyen işportacının memnuniyeti gözlerden kaçmıyor.

Öyle ya, bir yandan para kazanıyor, bir yandan insan hikâyeleri koleksiyonu yapıyor.

Belki de akşam eve gidince kendi kendine şöyle diyordur:
“Bugün üç kalp kırıklığı, iki işsizlik dramı, bir de kayınvalide vakası aldım. Bereketli gündü.”

İnsan ister istemez düşünüyor; bu işin muhasebesi nasıl tutulur?
Ama asıl mesele şu:
Bu dert dinleme işi saatine göre mi ücretlendirilir, yoksa dert yoğunluğuna göre mi?

Mesela, kısa ama ağır bir dert var… Onun fiyatı farklı mı olur? Ya da uzun uzun anlatılan ama özünde “boşluk hissi” olan dertler… Onlar indirimli mi? Bir de “premium dert” paketi çıkar mı acaba? İçinde baş sallama, göz teması ve yerinde “anlıyorum seni” cümlesi olan…

İşin trajikomik tarafı, biz galiba dinlenmeye değil, dinletmeye alışmışız. Yani mesele anlaşılmak değil, anlatabilmek. O yüzden bu işportacı terapistler (!) aslında çağın ihtiyacını karşılıyor olabilir mi?

Çünkü günümüzde kimsenin kimseyi dinleyecek vakti kalmadı. Herkesin cebinde bir telefon, aklında başka konular. Bir de sürekli büyük bir telaş… Ama içi dolu. Doldukça da taşacak bir yer arıyor.

Eskiden bir dost meclisinde biri “Bir derdim var” dediğinde ortam susardı. Şimdi ise biri konuşmaya başlayınca diğerinin gözü saate kayıyor: “Kaç dakika sürecek bu?”

Belki de bu yüzden dert dinlemek bir meslek hâline geliyor. Çünkü gönüllü dinleyici sayısı azaldı; böyle giderse ücretli olanların sayısı çoğalacak.

Tabii bu manzaranın içinde ince bir hüzün de yok değil. İnsan düşünmeden edemiyor:
Ne ara bu kadar yalnızlaştık da, derdimizi anlatmak için para ödemeye razı olduk? Ne ara bir “nasılsın?” sorusu bu kadar pahalı hâle geldi?

Ama yine de işin mizahını kaçırmamak lazım. Çünkü bu memlekette her şey bir şekilde güldürüyor insanı.

Belki yarın “mobil dert dinleme uygulamaları” da çıkar. Haritadan en yakın “dert dinleyici”yi buluruz. “5 yıldızlı dinleyici, çok iyi empati yapıyor” diye yorumlar yazarız. Kim bilir…

Sonuçta insanız. Derdimiz bitmez, anlatacak hikâyemiz tükenmez. Ama keşke bazen cebimizden değil de kalbimizden ödeyebilsek bu bedelleri. Keşke bir bardak çay, samimi bir bakış ve içten bir “anlıyorum” hâlâ geçerli para birimi olsaydı.

O zamana kadar… Dertlerimizi tarttırmadan, ölçtürmeden, saydırtmadan fişini almadan anlatabileceğimiz günleri özlemle bekleyeceğiz gibi görünüyor.