Elimizdeki telefon ekranları her gün yeni bir “akımla” dolup taşıyor. Dün insanlar buz kovası meydan okuması yapıyordu, bugün başka bir şey… Ama bazı akımlar var ki, ekranın ötesindeki gerçekliğe dair bize çok şey anlatıyor.
Son günlerde sosyal medyada dolaşan, gençlerin uygunsuz kıyafetlerle, uygunsuz mekânlarda, bir tür performans gibi sergiledikleri namaz görüntüleri tam da böyle bir örnek.
İlk gördüğümde şaşkınlıkla donup kaldım. Ardından derin bir üzüntü kapladı içimi. Çünkü bu görüntüler, sadece dini bir ibadetin alay edilmesi değil, aynı zamanda genç neslin içinde bulunduğu maneviyatsızlığın, ruhsal ve toplumsal boşluğun bir yansımasıydı.
İbadet mi, Gösteri mi?
Namaz, İslâm dininin beş temel şartından biri. Milyonlarca Müslüman için gün içinde dünyevi kaygılardan sıyrılıp Yaratıcısıyla baş başa kalma anı; bir iç hesaplaşma, bir huzur arayışı, bir maneviyat yolculuğu.
Kimileri için sabahın erken saatlerinde kalkmak, kimileri için gün ortasında işi bırakıp secdeye kapanmak demek. Her hâlükârda samimiyet, teslimiyet ve huşu gerektiren bir eylem.
Şimdi karşımıza çıkan görüntülere bakalım:
Bir grup genç, kılık kıyafet düzeni yerinde değil, mekân uygun değil, ciddiyet yok, saygı yok. Üstelik kimileri “performans” sırasında bayılıyor, yere yığılıyor, sanki bir tiyatro sahnesinde.
Amaç ne? Beğeni almak, paylaşıma malzeme sunmak, dikkat çekmek…
Sosyal medyanın en acımasız kuralı: “Görülmezsen yoksun.”
Peki bu gençler gerçekten din düşmanı mı? Bence çoğu değil.
Din düşmanlığı bile en azından bir fikir, bir duruş, bir inanç gerektirir. Burada gördüğümüz ise çok daha derin ve ürkütücü bir şey: Anlam yoksunluğu.
Dikkat Ekonomisinin Kurbanları
Sosyal medya psikolojisi üzerine yapılan araştırmalar bize çok net bir şey söylüyor:
İnsanlar, özellikle gençler, dijital platformlarda var olabilmek için giderek daha “şok edici” içerikler üretme baskısı hissediyor.
Algoritma acımasızdır. Sıradan içerik görmezden gelinir; sıradışı, tartışmalı, kışkırtıcı içerik ise ödüllendirilir.
Bu mekanizma içinde bir yere kadar masum akımlar oluşur: Dans videoları, meydan okumalar, espriler… Ama bir noktadan sonra sınır zorlanmaya başlar. Çünkü “normal” artık yeterli gelmez.
Daha fazla dikkat, daha fazla beğeni, daha fazla takipçi… Bu açlık gençleri toplumun hassas noktalarına dokunmaya iter.
Namaz gibi kutsal bir ibadetle alay etmek, işte bu açlığın bir ürünü.
Gençler muhtemelen şöyle düşünüyor: “Bu kadar tartışmalı bir içerik viral olur, biz de ünlü oluruz.”
Ve maalesef haklılar. Çünkü biz de bu görüntüleri izleyerek, paylaşarak, tartışarak onların istediğini veriyoruz: Dikkat kesilmek.
Boşluktaki Sessiz Çığlık
Ancak meseleyi sadece “dikkat çekme” arzusuna indirgemek, sorunu küçümsemek olur. Çünkü burada çok daha ciddi bir psikolojik mekanizma işliyor.
Kimlik bunalımı yaşayan, kendini ifade edemeyen, toplumda bir yer bulamayan genç, şiddet içeren, aşırı ve norm dışı davranışlara yönelebiliyor.
Bu bir tür “negatif kimlik” inşasıdır. Yani: “İyi biri olamıyorsam, en azından kötü biri olayım. Ama en azından bir şey olayım.”
Bayılma, kendini yere atma gibi davranışlar ise klasik dikkat arayışı semptomlarıdır. Psikoloji literatüründe “histeri”, “konversiyon bozukluğu” gibi terimlerle tanımlanan bu durumlar, kişinin duygusal sıkıntısını bedensel belirtilerle dışa vurması anlamına gelir. Bir nevi sözü olmayan sessiz bir çığlık: “Bana bakın, ben buradayım, ben acı çekiyorum.”
Bu gençlerin çoğunun ailesiyle iletişim sorunu yaşadığını, okula yabancılaştığını, sosyal çevresinde kendini değersiz hissettiğini tahmin etmek zor değil.
Ve ellerindeki en güçlü silahı kullanıyorlar: Toplumun kutsal saydığı değerlere saldırarak, en azından bir anlığına “güçlü” olduklarını hissediyorlar.
Cehaletin Rolü
Elbette cehaleti de görmezden gelemeyiz. Bu gençlerin çoğu, namazın Müslümanlar için ne anlama geldiğini gerçekten biliyor mu? Milyonlarca insanın sabahın köründe uykusunu bölüp kalktığını, işini bırakıp abdest aldığını, kalbini temizleyerek secdeye vardığını düşünebiliyor mu?
Muhtemelen hayır. Çünkü toplum olarak gençlerimize değerlerimizi, inançlarımızı, tarihimizi yeterince anlatamıyoruz.
Okulda din dersi var ama çoğu zaman kurallar, ezberler, sınav soruları üzerinden ilerliyor. İbadetlerin ruhu, imanın manevi boyutu, inanmanın kişiye kattığı huzur ve sorumluluk… Bunlar pek konuşulmuyor.
Evde ise durum daha da karmaşık.
Kimi aileler çocuklarına dini dayatıyor, bu da tepki doğuruyor. Kimi aileler ise dini tamamen ihmal ediyor, bu da boşluk yaratıyor.
Dengeli, sağlıklı, samimi bir din eğitimi veren aile sayısı maalesef azınlıkta.
Toplumsal Sorumluluk
Peki ne yapmalıyız? Bu tür görüntüleri gördüğümüzde öfkeyle karşılık vermek, onlar gibi alay etmek mi?
Bunlar belki ilk refleksimiz olabilir ama sorunu çözmez. Aksine, bu gençlerin istediği tepkiyi verir ve onları daha da cesaretlendiririz.
Bunun yerine, öncelikle bu davranışların ardındaki psikolojik ve sosyolojik nedenleri anlamaya çalışmalıyız.
Bu gençlerin bazıları ne yazık ki hasta. Toplum olarak belki biz hasta ettik onları. Şimdi iyileştirme zamanı. Sorumluluğu üstlenmek bizim vazifemiz olmalı.
İkincisi, aileler olarak çocuklarımızla daha fazla iletişim kurmalıyız.
Onların ne düşündüğünü, neye inandığını, neden bu kadar öfkeli veya kayıp olduğunu anlamaya çalışmalıyız.
Telefonlarını ellerinden alarak değil, onlarla aynı dili konuşarak bunu yapabiliriz.
Üçüncüsü, eğitim sistemimizi gözden geçirmeliyiz. Din eğitimi sadece bilgi aktarımı değil, aynı zamanda değer aktarımı olmalı.
Gençlere empati, saygı, hoşgörü, anlam arayışı gibi kavramları öğretmeliyiz.
Dördüncüsü, sosyal medya okuryazarlığını artırmalıyız. Gençlerimize algoritmaların nasıl çalıştığını, dikkat ekonomisinin nasıl işlediğini, viral olmanın gerçek bedelini anlatmalıyız.
Nihayetinde toplum olarak kutsallarımıza sahip çıkmalıyız. Ama bunu şiddetle, baskıyla değil; sevgiyle, sabırla, örnek olarak yapmalıyız.
Namazın değerini göstermek istiyorsak, önce kendimiz huşu içinde namaz kılmalıyız.
İnancın güzelliğini anlatmak istiyorsak, önce kendimiz o güzelliği yaşamalıyız.
Sonuç olarak; gözlemlerimiz bize şunu hatırlatıyor: Kırık bir neslin feryadıyla karşı karşıyayız.
Sosyal medyadaki bu görüntüler, ilk bakışta sadece saygısız, cahil, hatta kötü niyetli gençlerin işi gibi görünebilir. Ama biraz daha derine indiğimizde, kırık bir neslin feryadını duyarız. Anlam arayan, değer arayan, kimlik arayan, ama hiçbirini bulamayan gençlerin sessiz çığlığını…
Bu çığlığı duymak ve ona yanıt vermek, hepimizin sorumluluğu.
Çünkü bu gençler bizim çocuklarımız, kardeşlerimiz, geleceğimiz.
