İnsan dediğimiz varlık, et ve kemikten öte, bir mana bohçasıdır. Bu bohçanın en kıymetli cevheri ise hiç şüphesiz merhamettir.
Modern dünya bizi bireyselliğin soğuk dehlizlerine çekerken, vicdanımızın derinliklerinden gelen o cılız ses, bir başkasının acısıyla sızlamaya devam ediyor.
Ancak bugünlerde tehlikeli bir yanılgının eşiğindeyiz: Sadece üzülmeyi, merhamet etmek sanıyoruz.
Peki, sahiden eyleme dönüşmeyen, el uzatmayan, gözyaşını silmeyen bir duyguya "merhamet" diyebilir miyiz?
Yoksa bu, sadece vicdanımızı rahatlatmak için kullandığımız bir "duygusal konfor" alanı mı?
"Rahmet"ten "Zahmet"e
İslâm geleneğinde merhamet, Allah’ın er-Rahman ve er-Rahîm isimlerinin tecellisidir.
Kur'an-ı Kerim’in bütünlüğüne baktığımızda, "iman edenler" ifadesinin hemen ardından neredeyse her seferinde "ve salih amel işleyenler" kaydının geldiğini görürüz.
Bu, İslam’ın özündeki bir hakîkâti haykırır: Duygu, eyleme gebe değilse kısırdır.
Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V.), merhameti tanımlarken onu durağan bir his olarak değil, dinamik bir güç olarak tasvir etmiştir.
"Komşusu açken tok yatan bizden değildir" buyururken, sadece komşunun açlığına üzülmemizi değil, o açlığı gidermek için sofradaki ekmeği bölmemizi emretmiştir.
Buradaki mesaj nettir: Eylemsiz merhamet, sorumluluktan kaçışın duygusal kılıfıdır.
Gözyaşı mı, Alın Teri mi?
Eylemsiz merhamet, bir yetimin başını sıvazlamak yerine ona uzaktan bakıp "yazık" demektir.
Bir mazlumun feryadını televizyon başında izleyip iç çekmek, ama o mazlum için kılını kıpırdatmamaktır.
Oysa gerçek merhamet, zahmete talip olmaktır.
Hz. Ömer’in (R.A) sırtında un çuvalıyla kenar mahalledeki ihtiyaç sahiplerine koşması, sadece bir "yöneticilik görevi" değil, kalbindeki merhametin bedene bürünmüş hâlidir.
O biliyordu ki; kıyamet günü hesabı sorulacak olan şey, kalbimizde ne kadar hüzün biriktirdiğimiz değil, o hüzünle kaç yaraya merhem olduğumuzdur.
Modern Zamanın Hastalığı: Dijital Merhamet
Bugün merhametimiz çoğu zaman bir "beğeni/like" butonuna veya kısa bir "geçmiş olsun" mesajına hapsolmuş durumda.
Ekran başında hissettiğimiz anlık sızılar, bizi bir şeyler yaptığımız yanılgısına düşürüyor.
Bu durum, merhametin sekülerleşmesi ve etkisizleşmesidir.
Dinî öğretimiz bize "Halka hizmet, Hakk’a hizmettir" der.
Allah’ın rızası, koltuğumuzda oturup dünyadaki kötülüklere üzülürken değil; bir yanlışı düzeltmek için elimizi, dilimizi veya en azından kalbimizdeki buğzu (ki bu eylemin en alt basamağıdır) harekete geçirdiğimizde kazanılır.
Sonuç olarak, anlatmaya çalıştığımız merhamet, Allah’ın kalbimize emanet ettiği bir tohumdur. Bu tohumu sadece sulamak (üzülmek) yetmez; onu toprakla buluşturmak, rüzgara karşı korumak ve meyve vermesini sağlamak (eylem) gerekir.
Eylemsiz bir merhamet, sahibini sadece duygusal bir tatmine ulaştırır ama muhatabının derdine dermân olmaz.
Unutmayalım ki; ahirette "Neden üzülmedin?" diye değil, "Elinin ulaştığı yere neden uzanmadın?" diye sorulacak.
Kalbimizdeki merhameti, ellerimizin gayretiyle birleştirdiğimiz gün, dünya gerçekten değişmeye başlayacaktır.
Peygamber Efendimiz bir hadisinde şöyle buyurur:
"Müminler birbirlerine merhamet etmekte, birbirlerini sevmekte ve birbirlerine şefkat göstermekte tek bir vücut gibidirler. Vücudun bir organı rahatsız olunca, diğer organlar da uykusuzluk ve ateşle bu rahatsızlığı paylaşırlar." (Buhâri)
