Cemreler düşmeye başladı bir bir… İlk cemre havaya, sonra suya, ardından toprağa.

Takvim yapraklarının hışırtısından değil, içimizin ısınışından anlarız biz bunu.

Gökyüzünün rengi yumuşar önce; gri, keskin ve mesafeli bakışını bırakır da maviye meyleder.

Rüzgârın dili değişir. Soğuğu keskin bir bıçak gibi yüzümüze çarpan poyraz, yerini ılık bir nefese bırakır.

İşte o zaman biliriz: Bahar, kapının eşiğinde.

Yağmurlu ve ılıman geçen bölgelerde bademler çoktan çiçek açtı. Dalları henüz yaprakla dolmadan, beyaz ve pembe çiçeklerini bir gelinlik gibi kuşandı.

En erken o uyanır çünkü; acelecidir, umutludur. Kışın sertliğine inat, “Her şeye rağmen yeniden” der gibi.

Kış uykusundan uyanan tabiat, ağır ağır gerinir; toprağın altındaki tohumlar, karanlıkta bekledikleri o uzun sabrın ardından başlarını kaldırmaya hazırlanır.

Dağın yamaçlarında çiğdemler tomurcuk açmış. Uzaktan bakıldığında her yer benek benek sarı…
Sanki yeryüzü, kışın siyah-beyaz fotoğrafından çıkıp renkli bir tabloya dönüşmüş.

Çiğdem, baharın en mütevazı ama en kararlı habercisidir. Karın içinden bile boy verir. “Soğuk mu var? Olsun.” der. “Ben yine de açarım.”
Bu direnciyle, insanın içine dokunur. Çünkü biz de biraz öyle değil miyiz?
Ne kadar yorulsak, ne kadar üşüsek de bir gün yeniden ayağa kalkmayı umut eden…

Bahar, sadece mevsim değildir bu topraklarda; bir uyanıştır, bir silkiniştir.

Yüzyıllardır ateşin etrafında toplanan insan kalabalıkları, üzerinden atlanan alevlerle kötülükleri geride bırakmayı diler.

Demir dövülür; çekiç örsün üzerine her indiğinde, sanki insanın kaderi de yeniden şekillenir.

Bu coğrafyada baharın gelişi, aynı zamanda bir hafızadır; kadim bir hatırlayıştır.
Orta Asya bozkırlarından Anadolu’nun bereketli ovalarına uzanan bir gelenekle, tabiatın dirilişi insanın dirilişiyle birleşir.

Meydanlarda yakılan ateşler yalnızca ısınmak için değildir. O ateş, birliğin ateşidir.
Üzerinden atlayan çocukların gözlerinde heyecan, yaşlıların bakışlarında ise tecrübenin dinginliği vardır.
Kışın içimize çöken ağırlık, o alevlerin etrafında hafifler.
Karanlık geceler kısalır, günler uzar. Işık çoğalır. Işık çoğaldıkça umut da çoğalır.

Tabiat yeniden canlanırken insan ruhu da kendine gelir.

Uzun kış akşamlarında ertelenen hayaller, baharla birlikte raftan indirilir.
Yarım bırakılmış defterler açılır, tozlu raflardaki planlar gün yüzüne çıkar.
Sanki cemre yalnız havaya, suya, toprağa değil; kalbimize de düşer.
İçimizdeki donmuş yerlere sıcak bir dokunuş olur.

Baharın gelişi biraz da barışa benzer. Kışın sertliğiyle çatlayan dallar, yeniden filiz verir. Küsen kuşlar geri döner. Göç yolları şenlenir. Tarlalarda saban izleri belirir. Çiftçinin yüzünde yorgun ama umutlu bir tebessüm vardır. Çünkü bilir ki toprak, emekle birleşti mi karşılığını verir.
Bahar, emeğin mevsimidir aynı zamanda.

Şehirlerde de başka bir telaş başlar. Parklar dolar, banklar dolup taşar. Çocuklar sokaklara çıkar; toprağa basmanın, çimenlere uzanmanın neşesi başka hiçbir şeye benzemez. Betonun ortasında bile bir ağaç çiçek açsa, insanın içi ferahlar.

Çünkü bahar, bize ait olanı hatırlatır:
Tabiatla bağımızı, toprağın kokusunu, yağmurun sesini.

Belki de bu yüzden bahar, gönlümüzü ısıtan mevsimdir.

Sadece havayı değil, kalbimizi de yumuşatır. Kışın katılaşan yanlarımız çözülür. Daha çok selam veririz birbirimize, daha çok gülümseriz.
İçimizdeki kırgınlıkların üstüne taze bir yaprak düşer sanki.
Yakındır ayağa kalkması baharın.

Aslında o çoktan geldi; bademin dalında, çiğdemin sarısında, rüzgârın ılıklığında.

Belki de mesele, onu fark edebilmekte.
Her yıl yeniden gelen bu mucizeyi sıradan saymamakta.

Cemreler düşmeye devam edecek. Hava ısınacak, buzlar çözülüp su olacak akacak, toprak kabaracak.

Dünya döndükçe baharlar hep olacak, her bahar insanlar için yeni bir umut olacak.

Ve biz, her şeye rağmen yeniden başlayabileceğimizi hatırlayacağız.

Çünkü bahar umuttur...